
|
||||||
| Bu Bölümlerimizi İncelediniz mi ?: |
Avrupa'da Aydınlanma Dönemi ve Alman Birliği
Dünya Tarihi
|
|
LinkBack (1) | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 | |||
|
BeLaLiM
![]() 26 Oca 2008
anacanlar diyarindan
:
![]() Yaş: 23
Ettiği Teşekkür: 650
490 Mesajına 725 Kere Teşekkür Edlidi
Tepki Sayısı: 1
1 Mesajına 1 Kere Tepki Gösterildi Tecrübe Puanı: 5658
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
AVRUPA’DA AYDINLANMA DÖNEMİ SİYASİ HAREKETLERİNİN ALMAN BİRLİĞİNİN KURULMASI SÜRECİNE ETKİSİ
XVI. yüzyılın başlarına gelindiğinde Batı Avrupa'nın en dinamik İtalyan şehir devletleri kültürel-edebî bazda kendilerini ispatlarken, kıtanın merkezindeki siyasî güç Alman İmparatorluğu ise, sosyo-kültürel ve politik açıdan oldukça geri planda idi. İtalyan şehir devletleri Rönesans ve Hümanist düşüncenin oldukça ileri düzeyde tartışıldığı ve etkin bir biçimde yerleştiği coğrafya olarak görünüyordu. Özellikle Kuzey İtalya'nın zengin bölgelerinde kurulan şehir devletleri, yeniden eski antik dönemlerdeki bilim, sanat ve edebiyatı keşfetmeye başlamışlardı. Bu arada İngiltere'deki hanedanlıklar arasındaki iç çatışmanın sona erdiği dönemde Amerika kıtası keşfedilmiş, İspanya ve Portekiz gibi iki denizci devlet dünyada hızla koloniler elde etmeye başlarken, aynı zamanda klasik emperyalizme giden yolu da aralıyorlardı. Batı Avrupa'da Hümanizma’nın taraftar bularak iyice yerleşmeye başladığı dönemde Orta Avrupa'da hala iç çatışmalar devam ediyordu. Özellikle Alman toprakları üzerinde (Reich) İtalyan kökenli hümanist fikirlerin ve sanat eserlerinin izleri görülmekle beraber, bunların hitap ettiği çevre ve sosyal sınıflar İtalya'ya göre oldukça etkisiz ve pasifize olmuşlardı. Ancak XVI. yüzyılın başlarında Almanya'da çok sayıda zengin şehir devletlerinin oluşmaya başlaması, Alman toplumu için bireysel anlamda yeni bir uyanışı simgelemeye başlamıştı. Özellikle Güney Almanya'da Jakob Fugger gibi tüccarlar bir taraftan erken kapitalist ekonominin ilk nüvelerini oluştururken, diğer taraftan siyasî alanda sermayelerini bir nüfuz aracı olarak kullanabiliyorlardı. Alman toplumunun bu dönemdeki bir diğer özelliği de - İtalyan şehir devletlerinin aksine - Ortaçağ geleneksel yaşam ve düşünce tarzının hala devam etmesi idi. Ticaret erbabı ile esnaf teşkilatları arasında sürtüşmeler gün gün devam etmesine rağmen, bu huzursuzluklar siyasî alandaki karışıklıklara göre yine de oldukça yeni ve etkisizdi. Prenslerin birbirleriyle rekabeti ve mahallî büyümenin verdiği cesaret ve siyasî güç, daha o zamanlarda Alman birliğine giden dayanakları temelden ortadan kaldırmaya yetiyordu. Siyasî otoriteler arasındaki bu tarz çatışma, büyüme eğilimi ve güç birikimi, zamanla hem toprağa bağlı şövalyeleri hem de toprak ağalarını, dolayısıyla çiftçileri derinden etkiledi. Özellikle güçlerini topraktan gelebilecek gelirlere bağlayan toprak ağaları; köylüler ve çiftçiler, para ekonomisinin gelişmeye başlaması karşısında gittikçe zayıfladılar. Bu durum yeni sosyal karışıklıkların ilk habercileri idi. Toprak ağalarının, mahallî derebey prensler karşısında zayıflaması ve bu açıklarını çiftçilerden alacağı yüksek faiz ve vergilerle kapatmak istemeleri, toprağa bağlı üretici grupları daha da fakirleştirdi. Şövalyeler ise, paralı askerlerin devreye sokulması aşamasında etkisizleşince, siyasî ve sosyal yeni bunalımların habercileri olarak göründüler. Almanya'daki bütün bu siyasî ve sosyal bunalımlara ek olarak dinî problemlerin de artması durumu daha da karmaşıklaştırdı. Aslında din adamlarının tahrip ettiği Hıristiyanlık ve dinî gücünü siyasî bir nüfuz aracı olarak kullanan kilise, Alman toplumunu tatmin etmekten oldukça uzaktı. Kilise temsilcilerinin zamanla siyasî yetkilerle donatılması bir taraftan, günahların affedildiğine dair kilisenin verdiği günahtan soyutlama tezkeresi diğer taraftan, halkı ruhani liderlerden soğutmuş ve yeni arayışlar içine itmişti. Çünkü servet sahibi olan sosyal sınıfların dışındaki insanların, günahlarını affettirebilecek her hangi bir güçten yoksun kalmaları, kiliseye karşı olan güveni temelden sarsmıştır. Bu sebeple Alman tarihi içinde Reformasyon hareketlerinin îfâ ettiği sosyal ve dinî misyon daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Kilisenin vurdumduymazlığı ve azmazlığına karşı oluşan dinî-elit muhalefeti Martin Luther'in şahsında ilk tepkilerini vermeye başlamıştı. 31 Ekim 1517 tarihli protestosunda İlahiyat Profesörü Luther, Alman toplumunun dinden yabancılaşmasının sonuçlarını irdelerken, Katolik Kilisesi'nin dogmalarına karşı reform istiyordu. Her tür inanç akidesini kiliseden bekleyen geleneksel Ortaçağ toplum zihniyetinde, Luther'in görüşleri oldukça yeni ve çekici gelmiş, akabinde kısa süre içinde bu fikirler yayılmaya başlamıştı. Ancak Luther'ın savunduğu fikirlerin Protestan Kilisesi'ni doğurması arefesinde Almanya'da yeni sosyal çalkantıların çıkmaya başlaması, ortamı daha da çetrefılleştirdi. Diğer taraftan Luther'in; kurduğu yeni kiliseyi, Roma'nın otoritesinden kurtulmak için bir atlama taşı olarak kullanmak isteyen derebey prenslerin emrine vermesi, bu siyasî-dinî güçlerin tebaalarını daha kolaylıkla tahakküm altına alabilecek yolu açtı. Ancak Luther'in kilisesi bu sayede derebey prensler arasında oldukça taraftar buldu. Bu dönemde ayrıca Avrupa'da hanedanlık tartışmalarının Fransa ve Almanya arasında gittikçe yaygınlaşması ve bu tartışmada Türkler'in - özellikle Kanunî Sultan Süleyman'ın - oynadığı rol de gözden ırak tutulmamalıdır. Nitekim kutsal Roma'nın dinî otoritesinin sarsılması ve Katolik Kilisesi'nin yanına Protestan Kilisesi'nin de katılması ile belki, Osmanlı Türkler'ın Batı politikası daha belirgin ve kolay bir zemine kayacaktır. Protestanlığın, Katolik Kilisesi'nin kompleks bir mecraya sürüklediği Hıristiyan dogmalarını temelden sarsması, Alman toplumunda yeni gelişmeleri de gündeme getirdi. Çünkü Protestan aydınların ya da onların destekçisi prenslerin çabaları ile Almanya'nın her köşesinde sanat ve kültürel alanlarda gelişmelerin ortaya çıkması, Katolikleri de etkilemiş ve mimaride ünlü Barok tarzına giden yolu açmıştı. 1555 Augsburg Barışı'na yol açan en önemli sebep, Türkler'in hızla Batı'ya doğru ilerlemelerinden başka birşey değildi. Türk tehlikesini bertaraf etmek ve Fransa kralı ile daha aktiv bir biçimde mücadele edebilmek için dinî kargaşaların önlenmesi gerekiyordu. Bu barış dinî kargaşalıkları önlemiş ve Otuzyıl Savaşları'na (1618-1648) kadar olan dönemde Avrupa'ya kısmen de olsa göreli bir barışı getirmişti. Bu dönemde aynı zamanda Orta Avrupa'da eskiye göre canlı bir kültürel hayat yaşanmıştı. Fakat bu canlılık ve dinamizm, Batı Avrupa'daki aktiv yaşam ile kıyaslandığında oldukça sönüktü. 1618'de başlayan Otuzyıl Savaşları ile Almanya'da girift bir biçimde gerek siyasî ve gerek dini mücadeleler, 1648 Vesfalya Barışı'na kadar devam etti. Bu zaman zarfında gerçekten Avrupa'da siyasî, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan bir deprem yaşandı. Protestanlar'ın Katolikler'e karşı giriştikleri güç yarışında devrim olarak nitelenebilecek yeni prensiplere karşı geleneksel güçler tavır almaktan geri kalmadılar. Özellikle Kuzey Almanya'da oldukça büyük bir taraftara sahip olan Protestan prensler serbest şehirlerle birlikte hareket ederek, geleneksel güçlere karşı 1608'de bir birlik kurdular. Bunlar, Protestan olan İsveç ve Danimarka ile birlikte, Alman Habsburg Hanedanı'na karşı mücadele veren Fransa'nın da desteğine sahip olacaklarını umuyorlardı. Buna karşı harekete geçen karşı devrimciler de Katolik Birliğini kurdular. Karşı devrimcileri, İmparator, Papa ve İspanya destekliyordu. Karşıt prenslikler arasındaki ilk mücadeleler 1609'da başladı[xvii]. Ancak esas anlamda Protestanlar'a karşı Katolik mukavemetinin bir baskıya dönüşmesi aşamasında, 1618'de Bohemya ve Güney Almanya'da gelişen olaylar sonucu, bir ara Protestanlık büyük bir darbe yedi. Birçok yerde Protestan güçleri yenilgiye uğratıldılar. 1635'den sonra Katolik Fransa ile Protestan İsveç'in Habsburg İmparatorunun Avrupa ve Almanya'daki gelişmesine karşı ittifak yapması ile mücadelelerin seyri dinî ağırlıktan siyasî mecraya kaydı. Bu kavgada Alman toprakları çok büyük zarar gördü ve tahrip edildi. Sonuçta Alman İmparatorluğu'na karşı Prensler kendi hukukî durumlarını daha da sağlamlaştırdılar. Bunlar arasında Brandenburg, daha sonraki süreçde (Prusya Prensliği) Alman birliğine giden yolda ön plana çıktı. Ancak Otuzyıl Savaşları sonucunda Alman İmparatorluğu gerçek anlamda büyük zararlar gördü. Uğruna yapılan din özgürlüğü yine Prenslere yaradı. Çünkü tebaa istenildiği anlamda özgürlük elde edemedi. İsveç Baltık ve Kuzey Denizi'nde bazı yerleri elde ederek güçlendi. Fransa da, Almanya'nın aleyhine Elsas'a doğru ilerledi ve ilk kez Ren'e doğru genişledi. Bu savaşlarda topraklarını genişleten tek Alman gücü, Brandenburg-Prusya Krallığı oldu. Yine bu savaşlarda Fransa, Avrupa'nın en güçlü devleti olarak kendini gösterdi. Ancak Fransa, 1715'de XIV. Louis'in ölümünden sonra askeri gücünü gittikçe kaybederek üstünlüğünü Batı'dan Doğu'ya İngiltere ve Avusturya'ya terketti. Bu savaşlar, Alman İmparatorluğu'nun (Habsburg Hanedanı) tam anlamı ile merkezi gücünü kaybetmesine yol açtı. Bir taraftan mahallî Prenslikler İmparator'dan bağımsız hareket etme serbestiyetine kavuşurlarken, diğer taraftan Prusya bir başka Alman gücü olarak kendini gösteriyordu. Aynı zamanda Kuzey'de Prusya'nın yükselmeye başlaması, daha sonraki süreçde Alman birliği için yeni fakat önemli bir gelişme idi. Bununla birlikte imparatordan daha bağımsız hareket etme gücüne kavuşan Prensler, Fransa'yı örnek alarak bütünüyle mutlak güce ulaştılar. Topraklarını istedikleri gibi yönetiyorlardı. Burjuva da zayıfladığından saraya bağımlı hale geldi. Artık Alman halkı, bünyesinde bulunduğu Prenslerin izin verdiği ölçüde yaşamlarını sürdürmeye hazırlanıyorlardı. Aydınlanma Dönemi Devlet Felsefesi'nin Oluşması: II. Friedrich ve Prusya Kimliği Almanya'da Prusya kralı I. Friedrich ölünce yerine 1740'da oğlu II. Friedrich geçti. Yeni Kral, Barok kültüründen etkilenmiş ve özellikle Fransız sanatından ve müziğinden esinlenmişti[xix]. Babası mutlak hakim biri idi. Babasının baskısından kurtulmak için bir ara İngiltere'ye kaçtı. İngiltere dönüşü Fransız aydınlanmacı Voltaire ile tanıştı ve devlet yönetiminde akla ve barışa dönük adımlar atmaya karar verdi[xx]. Tahta talip bir prens olarak bir hükümdarın kendisini ülkesinin çıkarlarına adaması gerektiğini, çünkü onun "ülkesinin birinci hizmetçisi" lder erste Diener seines Staates "olduğunu dile getiriyordu. XVIII. yüzyılın ortalarında Habsburg Hanedanı'nda değişiklik oldu ve VI. Karl'in ölümünden sonra yerine kızı Maria Theresia geçti[xxii]. Bu dönemde oluşturulan ittifaklarda Prusya Kralı Friedrich, Fransız koalisyonunun yanında yer aldı ve kısa süre içinde topraklarını genişleterek, Avrupa'nın beşinci gücü olarak kendisini kabul ettirdi. Bu dönemde II. Friedrich'in Avusturya'ya saldırması ile Yediyıl Savaşları başladı (1756-1763). Avrupa'nın büyük güçleri ile mücadele eden Friedrich, başlangıçta zaferler kazanmasına rağmen, daha sonraki süreçde Rus, Fransız ve Avusturya koalisyonuna yenildi ve ülkesi büyük darbe yedi[xxiii]. Ancak bu savaşlar sonucunda Friedrich, Avrupa'da ülkesini ilerletmenin en bariz yolunun dışta siyasî anlamda "barışçı", içerde de "aydınlanmacı" reformlara girişmek olduğunu gördü. Yediyıl Savaşları'nda İngiltere kesin bir zafer kazandı ve Hindistan ile Amerika'daki Fransız topraklarını ele geçirdi. Bu savaşlar sonucunda imzalanan Paris Barış Anlaşması ile İngiltere, Asya'da ve denizlerde bir dünya gücü olarak kendini kabul ettirdi. 1763'den sonra Avrupa'daki din savaşları yerini millî devletlerin oluşum ve genişleme kavgalarına bıraktı. Bu siyasî-millî yarışta azınlık sorunları da gündeme geldi ve büyük imparatorluklar içinde yaşayan azınlıklar (Minderheiten) da, millî devlete giden yolda, fikir alanındaki altyapılarını oluşturma faaliyetlerine giriştiler. Avrupa özellikle Almanya'da XVIII. yüzyılın başlarından itibaren aydınlanmanın etkileri en derin olarak görünüyordu. Almanya açısından ise, bu etkilenmenin izlerini en fazla hissettiren yönetici II. Friedrich oldu. Avrupa'daki aydınlanmacı fikirlerin temellerini coğrafî keşiflerden, Rönesans ve Reform hareketlerinden sonraki süreçde aramak lazımdı. Özellikle bu dönemde bilim ve teknikte ortaya çıkan gelişmeler bu aydınlanma mekanizmasının devlet aygıtında uygulanmasını kolaylaştırmıştır. Yeniçağın başlarında pusulanın bulunması ile Avrupa insanı dünyanın oldukça uzak bölgeriyle irtibat kurma olanağı yakalamış ve yeni yerler keşfedilmişti. Coğrafî keşiflerin arkasından René Descartes (1596-1651) gibi felsefecilerin aklı ve benliği ön plana çıkaran aydınlanmacı fikirleri ile karşılaşan Avrupa insanı, bir müddet sonra da kilisenin sahte dogmalarına karşı deizme yöneliyordu. Kralların mutlak hakim olduğu Orta Avrupa devlet sisteminde bazı hükümdarlar, aydınlanmacı felsefeleri etkin bir biçimde kullanmasalar bile mutlak güçlerine halel getirmeyecek fikirleri devlet aygıtını modernleştirebilmek için uygulayabilmişlerdir. Prusya kralı II. Friedrich bu tür aydınlanmacı yapıda biri idi. Prusya'nın Orta Avrupa'daki bu yaklaşımı sadece Kuzey Almanlar'ı etkilemekle kalmadı aynı zamanda Avusturya İmparatoru II. Joseph'i de etkiledi. II. Friedrich'in aydınlanmacı uygulamaları en fazla dinî tolerans[xxviii], idarenin merkezileştirilmesi, bütün tebaa için tekli bir hukuk sistemi, eğitim sisteminin yükseltilmesi ve hakimiyetinde bulunan çiftçilere özgürlüğü öngörüyordu. 1752'de yazdığı "Siyasî Vesayetnâme" adlı eserinde II. Friedrich, mahkemelerin gidişâtına müdahalede bulunmayacağını açıkça deklare etmesine rağmen, yaşadığı dönemde uygulamalarından dolayı hiçbir hukuk kurumu kendisine karşı bir harekete geçme cesaretinde bulunamamıştır. Ancak hukuk alanında öngördüğü reform denemeleri, kendisinden sonraki dönemin hukuk kurallarını açıklaması ve yerleştirmesi bakımından önemli bulunmuştur[xxix]. Ancak onun uygulamaya çalıştığı yenileşme hareketi, aydınlanmacı olmakla beraber o ölçüde de zorlama ile gerçekleşiyordu. Zira 1648'den itibaren Avrupa'da gerçekleştirilen ve 1779'a ulaşan yenileşme hareketleri dönemine (XVIII. yüzyıl), baskıcı aydınlanmacılık (aufgeklärte Absolutismus) adı verildi. II. Friedrich'ten etkilenerek ülkesinde aydınlanmacı reformlara girişen bir diğer Alman da Avusturya İmparatoru II. Joseph'di. 1770'den 1780'e kadarki süreçde genç İmparator da rakibi II. Friedrich gibi Habsburg Devleti'ni aydınlanmacı reformlara yöneltti. Özellikle din alanında kiliseyi sınırlandırarak gerçekleştirdiği laik yaklaşımlar ve atılımlar, sosyal hayatın bireysel organizasyonunda önemli atılımları başlattı. Köylüler faydasına gerçekleştirdiği iyileştirmeler de kayda değerdi. Ancak sosyal reformları tebaasına zorla kabul ettirmeye kalkışması, Avusturya İmparatorluğu içinde yaşayan halk üzerinde olumsuz etki yarattı. XVIII. yüzyılın ortalarındaki Avrupa savaşları daha büyük bir oranda İngiliz-Fransız sömürge sorunu, Prusya ile Avusturya arasındaki askerî ve siyasî güç yarışı şeklinde tezahür etmiştir. Bu savaşlar sonucu, İngiltere Fransa'ya üstünlük sağlarken, Prusya da önemli bir güç olarak devreye girmişti. Prusya'nın yükselmesi ile Alman toprakları (Reich) üzerindeki ikilem (Dualismus) arttı. Amerikan ve Fransız Modelinin Almanya'ya Yansıması XIX. ve XX. yüzyıldaki siyasî ve askerî emperyalist mücadelelerin temellerini, XVIII. yüzyılın ortalarındaki olaylar ve gelişmeler belirledi. Çünkü bir taraftan XIX. yüzyıl süper İngilteresi'nin ve bu yüzyılın sonlarından itibaren rakibi Almanya'nın sistematik kriz ve sömürge ya da dünya politikası mücadelelerini, diğer taraftan Amerika'nın XX. yüzyılın başlarından itibaren dünyanın en kuvvetli gücü haline getiren gelişmeleri de bu anlamda yorumlamak gerekecektir. XIII. yüzyılda İngiltere'de kısmen başlayan anayasal süreç, zamanla Kuzey Amerika'ya ulaştı ve burada daha da sistemli bir biçimde yorumlanarak bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik gibi modern kavramlarla bütünleşerek tekrar Batı Avrupa'ya döndü. Buradan Fransız Devrimi ile bu yeni kavramlar ve yeni örgütlenme biçimleri, hiçbir coğrafî sınır tanımadan Batı Avrupa'dan Osmanlı Devleti'ne kadarki coğrafyaya yayıldı. Yani XVIII. yüzyılın son çeyreğinde dünya tarihinde etkin rol oynayan iki büyük olayla karşılaşılmaktadır. Bunlardan birincisi, Amerikan bağımsızlık mücadelelerinin ve iç olayların özel olarak Avrupa tarihini, genel olarak ise dünya tarihini etkilemesi sürecidir. İkincisi de, Fransız devriminin getirdiği yeni yönetimsel ve fikirsel eğilimler - özellikle demokrasi, insan hakları ve ve modern devletin ilk nüvelerini oluşturacak kuvvetler ayrılığı vb.[xxxii] - ve gelişmelerdir. Bu iki olay hem Alman birliğinin kurulmasını etkilerken hem de Avrupa'da yeni bir coğrafyanın şekillenmesine yol açan reformasyonları beraberinde getirmiştir. Portekiz ve İspanya gibi klasik sömürgeci devletlerin XVI. yüzyıldan sonra etkinliğini yitirmesi sonrasında, Fransa, İngiltere ve Hollanda birbirleriyle hem Avrupa'da denizlerde, hem de Yeni Dünya'da büyük bir kolonizasyon mücadelesine girdiler. XVII. yüzyılda bu devletler İspanya'yı devre dışı bırakarak faaliyetlerini sürdürdüler. Hollanda, Kuzey Amerika'da İngiltere ile girdiği güç yarışını kaybederek pasifleşti. Kuzey Amerika kolonileri üzerinde denetim kurmak için, Fransa ve İngiltere baş başa kaldılar. Ancak Amerikan kolonileri üzerindeki büyük güç sorununun ortaya çıkarttığı 7 Yıl Savaşları (1756-1763), Fransa'nın yenilgisini getirdi. Bu aşamadan sonra Kuzey Amerika'da İngiliz hegemonyası bütün ağırlığı ile kendini kabul ettirdi ve İngiliz kolonilerinin genişlemesini engelleyebilecek müdahaleler de ortadan kalktı. Bilindiği gibi Amerika'daki İngiliz kolonileri, Avrupa tipi toplumun yeni topraklar ve coğrafya üzerinde benzersiz koşullarda örgütlenmesi idi. Avrupa'dan Kuzey Amerika'ya gelenler Güney Amerika'da olduğu gibi, sadece altın ve elmas bulmak için[xxxiv] gelip, emellerine ulaştıktan sonra tekrar Avrupa'ya dönmek istemiyorlardı. Kuzey'e gelenler daha çok yerleşme amacını güden maceraperestlerdi. Bunlar Avrupa'da kilisenin bağnaz tahakkümünden kurtulmak, yeni iş ve çalışma alanları bularak fakirlikten kurtulmak ve özgürce yaşamak istiyorlardı. Bu açıdan bütün benlikleri ve aileleri ile Avrupa'dan koparak, yeni yaşam biçimi kurmayı deneyen yeni dünyalı Avrupalılar, güneydekiler gibi yerlilerle karışmamışlardır. Diğer yandan Kuzey Amerika'daki koloniler, İngiltere ve diğer Avrupa devletleri gibi monarşik bir idareden çok liberalist fikirlerle gelişmeyi denediler ve başarılı da oldular. Aynı zamanda Yeni Dünya'da, Avrupa'daki gibi Katoliklerin dinî baskısı söz konusu değildi. Her türlü dinî inanç ve itikat serbestlik içinde yaşam alanı buluyordu[xxxv]. Amerika kıtasının kuzey bölgelerindeki bu serbest ortam özerk devletler kurma düşüncesini pekiştirdi. Ancak diğer taraftan İngiltere, Fransa'ya karşı sömürge savaşlarını ezici bir üstünlükle kazanmasına rağmen, ekonomik açıdan oldukça yıpranmıştı. İngiliz Hükümeti, koloniler üzerinde hakimiyet kurmak için gerçekleştirilen bu mücadelelerin külfetlerinin bir kısmını, bu enerjik ve atılımcı kolonilerle paylaşmak niyetinde idi. Yeni vergilerle 13 Amerikan kolonisine yüklenen İngiltere, buralarda huzursuzluk ve mukavemetin çıkmasına sebep oldu. İngiliz yenilgisinin nefretini almak isteyen Fransa da, kısa süre içinde bağımsızlık mücadelesine giren bu kolonileri coşkuyla destekledi. 1774'de başlayan Amerikan bağımsızlık hareketi, 1776'da resmen bağımsızlık ilanı ile güçlendi. George Washington'un önderliğinde gelişen bu hareketi, İngiltere 1782'de tanımak zorunda kaldı. Kuruluşundan daha bir asır geçmeden Amerika, sınırsız doğal kaynakları ve insan potansiyeli ile hızla gelişmiş ve XX. yüzyılın süper devleti haline gelmiştir. Dolayısıyla Alman mahallî prenslikleri de Amerikanvari bir atılım ile Alman millî birliğini kurabilmenin yolunu arıyorlardı. Ancak Alman birliğinin kurulmasına giden yolda, Amerika'da olduğu gibi serbest liberal bir bünye mevcut değildi. Alman birliği hayali, Bismarck'ın tekelinde zorlamanın getirebileceği bir "menfaat birliği" ve sonrasında bu birliğin yol açacağı siyasî ve askerî "ortak devlet aygıtı" ile mümkün olabilirdi. Yoksa Alman toprakları üzerinde meşrutî monarşinin verebileceği serbestlik ortamı, liberalist bir yaklaşimla Alman birliğini getirmekten uzak görünüyordu. Avrupa'da millî birlik ve millî siyasî teşekkül fikrini etkileyen olayların ikincisi de, hiç şüphesiz ki, Fransız Devrimi'nin sunduğu daha radikal düşünce ve yöntemlerdi. İngiltere'ye karşı Amerikan kolonilerini destekleyen Fransa, ekonomik açıdan oldukça yıpranmıştı. Bu ekonomik bozulma, sosyal çalkantıların artmasına sebep oldu. Öte yandan 1778'de Amerikan anayasası ve Bağımsızlık Bildirgesi'nin basılması ve Avrupa'ya yayılması, Fransa başta olmak üzere Avrupa'daki tüm entellektüelleri etkiledi ve hararetli tartışmalara yol açtı[xxxvi]. Bu fikirler Avrupa insanı için yeni olmamasına rağmen, feodalizm ve aristokrasi ile iç içe girmişti. Yani mesele, bu fikirlerin liberal bir ortamda kritize edilmesi ve yankı bulması idi. XIX. yüzyıldan itibaren artık Avrupa ve dünya insanının zihninde İngiliz anayasal sistemi değil, Amerikan "özgürlükçü liberal anayasal" modeli vardı. Nitekim Fransız elitlerinin bu harekete girişirken, anayasal yaşam ve kuvvetler ayrılığı prensibini kullanmaları, Amerika'nın etkisiyle açıklanabilir. Avrupa ve Alman birliğinin kurulmasına giden sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik süreçde yaşanılan tecrübe, deneyim ve denge ya da dengesizlikler Avrupa toplumunu, daha sonraki aşamalarda yeni ve ortak bir yapıya sürüklemiştir. Hıristiyan din adamlarının daha açık bir ifade ile kilisenin siyasî nüfuzunun en asgarî düzeye indirgenmesi, yani düşünce önündeki engellerin kaldırılması ile birlikte, artık toplumların sosyal pozisyonlarının belirlenmesinde eski klasik engelleyiciler değil de, modern toplumun kurulmasında etkili olan ve serbest ortam içinde daha muntazam gelişme ve etkileme alanı bulan yeni sosyal baskı grupları etkili olmaya başlamıştır. Ancak bunların gücü ve etki alanları ya da hitap ettikleri çevre daha etkin bir biçimde demokratikleşmeye giden ince ancak uzun bir yol üzerindeki engelleri kaldırmaya ve yeni oluşturulacak topluma daha enerjik bir yapı kazandırmaya yönelikti. Toplumsal kurumlardan başlamak üzere bütün yönetim aygıtının modernleştirilmesi ve bireyin düşüncesi önündeki engelleri kaldırmaya yönelmekle birlikte ondan daha fazla, bu özgür iradeyi kolaylaştıracak adımlar atmak için sınırlayıcı katmanları engellemekti. XVIII. yüzyılın aydınlanmacı yapılanması ve bazı öğeleri merkezi devlet aygıtının en üst birimi tarafından devreye sokulmasına rağmen, XIX. yüzyıl Avrupa modernleşmesinin temelini teşkil etmiştir. Düşünce önündeki engellerin radikal bir biçimde ortadan kaldırılmasıyla, alt yapısı hazırlanan ekonomik ve siyasi modernleşme yeni bir toplumun hazırlanmasına giden yolu açmıştır. Eğer Alman toplumunda II. Friedrich'in aydınlanmacı fikirleri ya da uygulamaları - bazı reform uygulamaları zorla gerçekleştirilse de - olmasaydı, XIX. yüzyılın ikinci yarısında Prusya Krallığı'ndan bütünleştirici bir Alman birliğinin doğması adeta imkansızdı. Bismarck'ın bütün çabalarının temelinde, XVIII. yüzyılın aydınlanmacı reformları ve uygulamalarının olduğu açıktır. |
|||
İmzam![]() |
|
| Bookmarks |
LinkBacks (?)
LinkBack to this Thread: http://www.forumsevdam.com/2901-avrupada-aydinlanma-donemi-ve-alman-birligi.html
|
||||
| Konuyu Başlatan | For | Type | Tarih | |
| Aydınlanma dönemi | This thread | Refback | 20-10-2008 17:00 | |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
WEZ Format +3. Şuan Saat: 19:22.





























Normal

