Forum Sevdam
Nickiniz
Şifreniz
Sponsor Linkler

Hediyeler    Anasayfa    Gruplar    Etiketler    Blog    Yardım    İletişim
Forumdan En İyi Şekilde Faydalanmak İçin KAYIT Olmanız Gerekmektedir.    

Geri git   Forum Sevdam > Genel Kültür > Biyografi > Edebiyatçılar Şairler

Bu Bölümlerimizi İncelediniz mi ?:

Mehmet Akif Ersoy Hayatı

Edebiyatçılar Şairler


 
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 21-01-2008, 16:32   #1
öℓ∂üяüя ѕєν∂αη

11 Oca 2008
Avrupadan
:
Yaş: 24
Ettiği Teşekkür: 439
1,171 Mesajına 1,733 Kere Teşekkür Edlidi
Tepki Sayısı: 1
29 Mesajına 33 Kere Tepki Gösterildi
 
Tecrübe Puanı: 10000
TuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond reputeTuaNa has a reputation beyond repute
 TuaNa isimli Üye şimdilik offline konumundadırOffline  



Standart Mehmet Akif Ersoy Hayatı


Mehmed Âkif 1873'te Fattih'in Sarıgüzel mahallesinde doğdu.
Âkif'in babası Temiz Tahir Efdendi, annesi ise Buharalı Emine Şerife Hanımdır.
Ailesinin ilk çocuğu olan Âkif'e babası ebced hesabı ile doğum yılına tarih düştüğü için Ragif adını verdi. Fakat bu isim pek kullanılmadığı için annesi
ve arkadaşları tarafından Âkif diye çağrıldı. O da sonra bu adı kabullendi.

Âkif dört yaşında Emir Buhari Mahalle Mektebine gönderildi ve ailede aldığı eğitim mekteple takviye edilerek terakkiye başladı. Babası Tahir Efendi, oğlunun tahsil ve terbiyesi ile bizzat meşgul oldu.
Mahalle Mektebini ve Fatih Merkez Rüştiyesini bitiren Âkif'i annesi medreseye göndermek istese de babası bu bilgileri kendiside öğretebileceğinden, onun Mekteb-i Mülkiyenin İdadi kısmına gitmesini arzu etti. Buna rağmen Akif'i meslek ve mektep seçiminde serbest bırakınca , o da zamanın gözde mektebi olan mülkiyeyi seçti. Bunun üzerine sevinen babası cebinde oğlunu idadiye yazdıracak parası olmamasına rağmen kaydını yaptırdı.

Burada da başarılı olan Akif, bunun yanında babasından aldığı Arapça derslerini oldukça ilerletti. Esat Dede isimli hocasından da Farsça dersleri almaya başladı.
Fakat bunlar Şark'a ait dillerdi ve bu asırda Garb'ı bilmemek büyük ayıptı. Kendi kendine Fransızca öğrenmeye koyulan Akif dilden ve diğer derslerden de birinci duruma yükseldi.

Âkif bütün bunların yanında bir de güreş'e gidiyordu. Diğer yandan da çeşitli kitaplar okuyarak zaman geçiriyordu ve bu okuma zevki ona yeni bir yetenek kazandırdı:

Şiir

Âkif şiir kitaplarıyla yetinemeyip şiir yazmaya başladı.
Mehmed Âkif Mülkiye Mektebinin idadi kısmını bitirdikten sonra, aynı okulun yüksek kısmına girdi. Gövdeleşmeden meyve verip dal budak salan Ağaç gibi, bir çok sahada başarıyla ilerleme ve gelişme yoluna girdi.
Fakat bu, şartların bitişe zorladığı bir başlangıç oldu. Ferdi ve Cemiyeti saran felaketler zincirine yeni halkalar eklenirken, herkesin birşeylerini kaybettiği bu "felaket ve helaket" arasında Akif önce babasını kaybetti.
1889yıılı yazında Yakacık'ta kaldıkları zaman meydana gelen bu vefatı ailenin o zamana kadar tattığı acıların ilki değildi, ama en büyüğü idi.

Bu acının üzerinden
daha bir yıl geçmeden yegane mal varlıkları olan Sarıgüzel'deki ev ve eşyaların tamamen yanması, aileyi büsbütün sefalete ve yalnızlığa itti.
Bu felaketten ailesini kurtarabilmek için Akif, Mülkiyeyi bıraktı. O zaman yeni açılan ve iş imkanı fazla olan Halkalı Baytar Mektebine yatılı öğrenci olarak girdi.
Âkif'in bu yıllara yenik düşmesi gerekirken, Akif derslerinin yanında güreş, yüzme, yürüme, koşma, taş atma, ata binme gibi sporlarda da önemli başarılara imza attı.
Bütün bu başarılı çalışmalara hayatı boyunca devam eden Akif, Baytar Mektebini de birincilikle bitirdi.
Daha sonra sari hayvan hastalıkları işi üzerinde vazifeye başladı ve çeşitli bölgelerde görev yaptı. Bu arada, babasının doğum yeri olan İpek'e gitti ve amcalarıyla görüştü.

Mehmed Akif memuriyete başladıktan sonra 1894 yılında Tophane-i Âmire veznedarı Mehmed Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi ve bu izdivacın ilk yılında Cemile adlı bir çocukları oldu. Cemileden sonra, Feride ve Suadi daha sonrada İbrahim Nedim, Emin ve Tahiri adlı çocukları dünyaya gelen Akif Ailesi, hayatlarının başında tattıkları saadet ve mutluluğu, tevekkül ve samimiyetleri sayesinde hayatlarının sonuna kadar taşıyabilen nadir ailelerden biri durumuna geldiler.

Akif, 1906 yılında Halkalı Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Daha sonra Çiftçilik Makinist Mektebinde de dersler verdi.1908'de Darülfünun Umumi Edebiyat müderresliğine tayin edildi.

Felaketlerin gelmek için sıra beklemediği bu zamanda vatana ve Akif'in vicdanına en büyük darbe Arnavutluk İsyanı oldu.
Akif bu gibi felaketlerin ardından daha büyük hareketlerin doğacağını hissetti ve o ihanetler doğmadan milleti cesaretlendirip mukavemete hazırlamanın yollarını aradı.
Bu arada sadece çağırmanın yetmeyeceğini bilen ve memleketi kurtaracak, milletin ümidini yeniden

alevlendirecek davetsiz ve vazifesiz gönül fedailerinin ortaya çıkması gerektiğine inanan Akif, Ziraat Nezareti ve Darülfunundaki vazifelerinden istifa ederek şahsi ve acı ihtiyaçlarını unutup milletin ıztırabını dindirmeye koştu ve söylediklerini ilk defa kendisi tatbik etmeye başladı.
Fakat bütün bu gayretler felaketi önlemeye yetmedi. balkanlarda gittikçe çoğalan kin ve husumet dolu azınlık ayaklanmaları, Batının himayesi ile savaş şeklini aldı ve binlerce insanı heder eden bir hüsranla bitti.
Akif, iman ve heyecanın terennümü olan onlarca şiir yazdı. Bu şiirler dilden dile, gönülden gönüle yayıldıkça, vatanın her yerinde bir canlanma, milletin her ferdinde bir kımıldama görüldü ve Balkan faciasının yaraları el birliği ile sarılmaya başladı.

Akif bu geçici sükunetten faydalanarak Mısır seyehatine çıktı. Mısırın eski harabelerini ve tarihi yerlerini gezdi. Özellikle El-Uksur, çok dikkatini çekti ve El-Uksur'da" şiirini yazdı.Mısırdan Medineye geçen şairin bu seyahati iki ay kadar sürdü ve daha sonra İstanbul'a döndü.
Alman İmparatoru Vilhelm'in daveti üzerine oradaki Müslüman esirlerle görüşüp onları işrad etmek üzere Akif'in Şeyh Salih Şerif Tunusi ile yaptığı Almanya seyahati, teşkilatın bu çalışmalarını yerinde gerçekleştirmişti.
Mehmed Akif 1914 yılında Berlin'e vardığı zaman kendisine büyük bir Otelde geniş bir oda ayrıldı, fakat o burada kalmayı kabul etmedi ve tren istasyonu karşısındaki üçüncü sınıf bir otele yerleşirken de Almanyanın tarihi boyunca hiçbir ferdinde göremeyeceği bir fedakarlık ve fazilet örneği gösterdi.

Akif Almanya'da ilk iş olarak İngilizlerle aynı safta bize karşı çarpışırken esir düşen Müslümanlarla görüştü, onlara Osmanlı Devletinin durumunu anlattı; hilali kurtarmak gayesi ile savaşa sürüldüklerini söyleyerek pişmanlıklarını ifade etmeleri karşısında; "Bizim en büyük derdimiz cahil olmak. Bütün Müslüman aleminin başlıca müsabi bu afet. Onu yenmedikçe, hiçbir ciddi ve şerefli netice elde edilemez. Bence İslam'ın büyüklerinin yapacağı tek şey, birer medeniyet ve irfan mücahidi hüviyedi içinde diyar diyar gezmek işrad etmek " diyerek memleket için yapılması gereken ilk ve en önemli çalışmayı belirtti.
Akif Almanya'dayken Çanakkale Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Başka cephelerde de savaşın şiddeti Çanakkale'dekinden az değildi, ama millet bütün ümidini Çanakkale Savaşının neticesine bağlamıştı. Savaşın kazanılması Civan harbinin seyrini bizim ve müttefiklerimizin lehine belki değiştirirdi.
Akif İngilizlerin dessas planları karşısında ümidini Çanakkale'ye bağladı

Allah, Allah" sadeleri, namertlerin çelik namlularını karton borular gibi buruşturup yerin dibine batırırcasına, alın terleri gibi tuzlu ve temiz boğazın sularına gömünce, heyecanla hep bu anı bekleyen Akif , "Demekki ölmüyoruz haydi arkadaş gidelim" diye haykırarak Almanya'dan öyle coşkun heyecanla döndü ki, Necid çölleri bile onun, vatan toprağına en uzak köşelerine kadar gitmesini engelleyemedi.
Bu sırada Osmanlı Devleti ve İslam aleminde ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve İslam'a yapılacak hücumları cevaplandırmak için Darü'l-hikmeti'l İslamiye Cemiyeti kuruldu. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Bediüzzaman, Said Nursi gibi devrin meşhur ve müntaz alimleri bu cemiyete üye, Mehmed Akif'de başkatip olarak tayin edildiler.
Bu, Akif'in Ravza-i Mutahharadan getirdiği gül fidanlarının gönüllere dikmesi için en güzel fırsattı. Bu maksatta hemen işe başladı, bir yandan içten ve dıştan İslam'a yapılan hücumlara cevap vermeye çalışırken diğer yandan Said Halim paşanın İslamlaşmak adlı eserini Fransızca'dan Türkçe'ye çevirdi.

Gönüllere ekilen bu iman ve fikir fidanlarının daha gün yüzü görmeden mütareke kara bir kabus gibi bütün memleket ufuklarını kapatmıştı.

Akif, bu karanlık kaynaşmada, nazarını yine semaya çevirdi ve kutup yıldızına bakarak yönünü tayin edercesine Anadolu'da başlayacak bir mukavemete katılmaya karar verdi.
Bu sırada İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali ve katliamlara girişilmesi üzerine Ayvalık ve Karesi tarafından başlayan milli mücadele hareketi, gönüllere çekilen ümit ışığını alevlendirmiş ve adeta Anadolu ayağa kalkmıştı.

Bu hareket üzerine Mehmet Akif hemen Balıkesir'e giderek Zağnos Paşa camiinde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Bu hutbeye halkın beklenenden çok ilgi göstermesi üzerine daha birçok yerde konuşmalar yapıp, hutbeler vererek heyecanına istikamet verdi ve daha sonra İstanbul'a döndü.
Akif'in bilhassa Balıkesir'de yaptığı konuşmalar, dikkatleri üzerine çekince İstanbul da rahat hareket etme şansı kalmamıştı. Bunun üzerine Anadolu'da başlayan Milli Mücadeleye katılmaya karar verdi.

Akif Ankara'ya varır varmaz, Konya isyanına katılıp halkı teskin etmekle görevlendirildi. Bunun üzerine hemen Konya'ya gidip azami gayret göstererek onları iknaya çalıştı ise de kesin bir netice alamadı.

Akif, imanın sesini basınla duyurmak için Kastamonu'ya geldi ve Eşref Ediple beraber Sebilürreşab gazetesini orada çıkarmaya başladı. Bunun yanında Nasrullah Camiinde verdiği vaazlarda başlattığı ateşli ve heyecanlı duygularıyla halkı düşmana mukavemete teşvik etti.
Böylece Antep "Gazi" oldu, Maraş "kahraman"lıklar kazandı, Urfa "şan"ını korudu ve bütün Anadolu şahlanarak vatanını, dinini, namusunu korumak için and içti.
Sebülürreşad'ın yaydığı yoğun duygu vatanı aşıp en uzak mesafelere imanı inşirahlar meydana getirince, Rusya, hak ve hürriyetlerini gasbettiği, fakat imanını söndürmediği, milyonlarca Türk'ün uyanmasından korkarak sebülürreşad'ın ülkesine girmesini yasakladı.

Bu ses böylece millete ve alem-i İslam'a mal olunca, Mehmed Akif Eşref Edip Ankara'ya gelip, bir işrad ve iman yuvası olan Taceddin Dergahına yerleştiler.
Mehmed Akif önce İzmit ve Biga'dan mebus seçilmesine rağmen, daha sonra Burdurluların isteği üzerine Burdur Listesine alındı. Fakat bir emirvaki neticesi mebus almamak için Burdur'a gidip kendisini mebus seçenlerle görüştü, onların tensibini aldıktan sonra, bir yandan mecliste Burdur mebusu olarak vazife yaparken diğer yandan da neşriyat ve işrad hizmetine devam etti.
Mehmed Akif yayından fırlamış ok gibi Ankara'ya doğru koşunca sustu bülbül. Çünkü bu gidişin Vatan kurtulmadan durmayacağını ve muhakkak vatanını kurtaracağını çok iyi biliyordu.

Fakat Akif Ankara'ya geldiğinde şehri karamsar bir kaynaşma içinde buldu. Yunan Ordusunun Ankara'ya doğru ilerlemesi karşısına, başta Mustafa Kemal olmak üzere birçok devlet büyüğü meclisi Kayseri'ye taşımaya karar vermiş ve mühim bir kısım evrak gönderilmişti bile.
Fakat Akif, Kayseri'ye taşınmanın bir dağılma olacağını ve tekrar toplanmanın güçleşeceğini düşünüyordu. Bu yüzden karara karşı çıktı. Meclisin Ankara'da kalmasını Sakarya'da yeni bir müdafa hattı kurulup düşmanın orada karşılanmasını teklif etti. Teklifi görüşülüp benimsendi ve Akif'in imanlı sesi bir taahhütname gibi Ankara'dan vatan safhına dağıldı.

Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz."
Akif'in söylediği gerçekleşiyor, "şenaet ve denaet" ordusunu bütün Cihan desteklemesine rağmen cephe sarsılmıyor ve gönüllerdeki ümit ve iman ışığı gün geçtikçe güçlenerek istiklal şafağını söktürmeye hazırlanıyordu.

Bunun için şafak rengi ile dalgalanacak bayrağa ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç duyuluyordu. Bu gaye ile Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti) bir yarışma açmış, fakat yarışmaya katılan 724 şiirde İstiklal duygusu hissedilmesine rağmen, milletin müşterek iman ve heyecanının terennümü temin edilmemişti. Mehmed Akif 500 lira mükafat konulduğu için bu yarışmaya katılmamıştı. Mecliste ise en güzel Marşı ancak Mehmed Akif'in yazabileceğine dair ortak bir kanaat vardı. Bunun için Zamnın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi,
"Pek aziz ve muhterem efendim,

İstiklal Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlüb şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişemizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim." Şekillerindeki bir yazı ile Akif'e bir müracaatta bulunarak onun yarışmaya katılmasını sağladı.

Elinde ufacık bir kağıdı tefekküre daldı. Ara sıra bir kelime yazdı, bazen yazdığını çizdi, sonra tekrar yazdı. Saatlerce düşünerek, nihayet milletin imanını ve heyecanını dile getirdiği marşı bitirdi; vatanın, milletin ve dinin bekçisi olan "kahraman ordumuza" ithaf ve millete armağan etti.

Bu kudsi armağan Akif'in İstiklal marşı yazdığını duyup "Biz onun yanında müsabakaya girmeyiz." Diyerek yarışma için verdikleri şiirleri geri alan şair ve mebusların da oyları ve gönülden iştirakleri neticesinde, 12 mart 1337 Cumartesi günü saat 17:45'te milletvekilleri tarafından dört defa ayakta dinlenip alkışlanarak ittifakla kabul edildi.

Nihayet bu heyecan, ıztırap, savaş, ümit ve zafer dolu yılardan sonra İstiklal Savaşının İstiklal Marşı Şairi Mehmed Akif, beraberinde bir istiklal madalyası ve bir mavzer tüfeği ile 1923'te Ankara'dan İstanbul'a döndü.
Mehmed Akif'in İstanbul'a dönüşü aslında yeni bir gidişin başlangıcı idi. Akif daha sonra da Abbas Halim Paşanın daveti üzerine kışıı geçirmek için Mısır'a gitti.
Bu sırada akif Elmalı Hamdi Efendinin yazacağı meal'i tercüme etmek için Diyanet İşleri Bakanlığı ile bir anlaşma imzaladı.

Daha sonra Akif tekrar Mısır'a gitti ve kış boyu çalışmalarına devam etti. Döndüğünde memlekette ilk devrim hareketleri başlatılmış Cumhuriyet dinsel baskılardan tamamen kopartılmaya çalışılıyordu. Bu teşebbüsler üzerine 1926 kışında tekrar Mısır'a giden Akif, Kahire yakınlarındaki Hilvan'a yerleşip İstanbul'a dönmeyerek çalışmalarına devam etti.

Mısır'ın sıcağı ile eski sağlamlığını kaybeden Akif, bünyesi bu kadar kesif bir çalışmaya tahammül edemeyince, değişik zamanlarda Lübnan'a, İskenderiye ve Antakya'ya giderek dinlendi.

Akif'in hastalığı gün geçtikçe daha çok artıyordu. Akif hastalığının artmasıyla memleketten uzak yerde ölmekten korkup vatanına geri döndü. Akif geldiği gibi sağlık yurduna yatırılıp tedavisine başlandı.
Akif hayatının son zamnlarıns-da Prens Halim Paşanın Alemdağ'daki konağına giderek, hastalık onu bitirmeden o hayatının gayesi olan eserlerini (İkinci Asım, İstiklal savaşı, Selahaddin Eyyubi piyesi, Peygamberimizin veda hutbesi) bitirmetyi azmetti.

Fakat halden anlamayan bu sari illet, iyice takatsiz bıraktığı vücudu tamamen kavrayınca Alemdağ'da kalamaz oldu ve kendisini kaderin tecellisine bıraktı. Fakat mesrurdu. Çünkü Mısırdan döndüğü gün peygamberimizin yaşında ölmeyi dua etmişti.

Bu makbul dua aynı yıl tecelli etmiş olmalı ki. Mehmed Akif 27 Aralık 1936 yılında 63 yaşında iken vefat etti.
Devrin hükümeti ve onun keyfine kendisini mahkum eden bir kısım güdümlü basın, Akif'in, uzun bir firaktan sonra önce vatana, sonra da ebedi aleme visaline ilgi göstermediğinden, resmi, cenaze merasimi yapılmadı, ama hiçbir davet ve teşvik görmeden gönlünün sesine uyarak gelen yüz binlerce vatan evladı Beyazıd meydanını doldurdu.
Muhteşem bir namazdan sonra çoğu üniversiteli olan gençler bayrağa ve kabe örtüsüne sarılı olan tabutu adeta parmakları üzerinde taşıyarak Edirnekapı Mezarlığına götürdüler.

Okunan Kur'an ve ilahilerden sonra hep bir ağızdan istiklal marşını söyleyerek defnettiler.
Akif, "fetihten beri şehrin toprağına kendi eseri ile gömülen" ilk vatan evladı idi.
İmzamDisplay Signature
Digg this Post!Add Post to del.icio.usFurl this Post!Facebookta paylaş!!Google'da PaylaşYahoo'da PaylaşLive'da Paylaş!
Alıntı ile Cevapla
TuaNa Kullanıcısına bu mesajı için 2 üye teşekkür etti:
akasya (14-05-2008), FeYeZaN (14-05-2008)

 

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Bülent Ersoy TuaNa Sanatçılar 0 07-06-2008 14:39
Mehmed Akif Ersoy ( 1873)- (27.12.1936) MeLanKoLicH Edebiyatçılar Şairler 0 04-06-2008 07:03
Mehmet Akif Ersoy (R.a) FeYeZaN İslam Alimleri 4 07-04-2008 11:31
bulent ersoy bey hanim:) NazLi Videolar 3 23-02-2008 19:54
Bülent Ersoy BosaniyOr Nur Arşiv 13 24-01-2008 13:51


WEZ Format +3. Şuan Saat: 11:41.

Powered by vBulletin® Version 3.7.3
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.

Yahoo bot last visit powered by MyPagerank.Net Powered by  MyPagerank.Net Join 4Shared Now! Msn bot last visit powered by MyPagerank.Net

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192