
|
||||||
| Bu Bölümlerimizi İncelediniz mi ?: |
Şimdi ÜCRETSİZ Üye Ol!
|
İlmin Afetleri, İyi ve Kötü Alimlerin Alametleri
Dini Paylaşım
|
|
LinkBack | Seçenekler | Stil |
|
|
#1 | |||
|
حسبنا الله ونعم الوكيل
![]() 16 Oca 2008
Bir Mezar Taşının Musallaya Bakan Yüzündeyim...
:
![]()
Ruh hali:
![]()
Ettiği Teşekkür: 786
610 Mesajına 979 Kere Teşekkür Edlidi
Tepki Sayısı: 6
7 Mesajına 8 Kere Tepki Gösterildi |
İlmin Âfetleri, İyi ve Kötü Âlimlerin Alâmetleri Kitabımızın başında ilim ve âlimler hakkında vârid olan ayet ve hadîsleri zikretmiştik. Kötü âlimlere dair çok korkunç tehditler mevcuttur. Bütün bu rivayetler kötü âlimlerin kıyamet günü uğrayacakları şiddetli azâbı haber vermiş ve onların herkesten daha çok eziyet çekeceklerini bildirmiştir. Bu bakımdan müslü manlara düşen vazifelerden biri de; kötü âlimle, iyi âlimi birbirin den ayıran alâmetleri iyice öğrenmektir. 'Dünya âlimleri derken anlatmak istediklerim, dünya lezzet lerine dalan ve dünya rütbelerine ulaşmak için ilim yapmaya çalışan insanlardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) kötü âlimler hakkında şöyle buyurmuştur: Kıyâmet gününde herkesten daha şiddetli bir azâba düçar olacak kişiler,, Allah Teâlâ'nın, ilminden kendisine menfaat vermediği âlimlerdir.188 Bildiği ile amel etmeyen bir kimse, âlim olamaz.189 İlim iki çeşittir: a) Dil ile söylenen ilim. Bu ilim, Allah'ın mahlûkatı üzerindeki delili sayılmaktadır, b) Kalpte olan ilimdir ki kişiye yararı olacak ilim de budur.190 Âhir zamanda cahil abidler ile fasık âlimler olacaktır191 Alimlere karşı böbürlenmeyin, ilmi de sefihlerle mücadele etmek ve halkın takdirini kazanmak için öğrenmeyin. Çünkü böyle yapan kişi ateştedir.192 Kim bildiği ilmi ehlinden kıskanırsa, Allah onu ateşten yapılmış bir gem ile gemler! Sizin için deccalden daha fazla başkalarından korkuyorum. Sahabîler 'Kimdir onlar?' diye sorunca, Hz. Peygamber 'Dalâlete sürekleyen önderlerdir (âlimler)' diye cevap ve rir.193 Kim ilmen gelişir ve fakat hidayet bakımından gelişmezse, o kimse Allah'tan gittikçe uzaklaşır.194 Hz. İsa (a.s) şöyle buyurmuştur: 'Kendiniz şaşkınlıkta olduğunuz halde, yolunu kaybedenlere ne zamana kadar rehberlik etmeye devam edeceksiniz?'195 Bunlar ve bunlara benzeyen daha nice hadîsler, ilmin büyük tehlikelerine işaret etmektedirler. Demek ki âlimler ya ebedî sa adete veya ebedî felâkete namzet kişilerdir. Kişi, ilme dalmakla sa adet bulamamışsa, mutlaka felâketle karşılaşır. Hz. Ömer şöyle der: 'Bu ümmet için en çok korktuğum kişiler, münafık âlimlerdir. 'Bir âlim nasıl münafık olur?' diye so rulduğunda, Hz. Ömer 'Dili ile âlim, fakat kalbi ve ameli ile cahil olmak suretiyle.. der. Hasan el-Basrî şöyle buyurmuştur: 'Âlimlerin ilmini, hakîm lerin hikmetlerini öğrenip de, cahillerin amellerini yapan ahmak lardan olma!' Bir kişi, Ebu Hüreyre'ye şöyle der: 'İlim öğrenmek istiyorum; fakat kaybetmekten korkuyorum'. Ebu Hüreyre de şöyle cevap ve rir: 'Zaten ilim öğrenmemekten daha büyük bir kayıp yoktur in sanoğlu için'. İbrahim b. Uyeyne'ye 'İnsanlar içerisinde en çok kimler ned âmet duyarlar?' diye sorulduğunda şöyle der: 'Dünyada yaptığı takdir edilmeyen, âhirette ise, ilmi olup ameli olmayan kimseler'. Halil b. Ahmed196 şöyle demiştir: İnsanlar dört kısma ayırılır: 1. Bilir ve bildiğini de bilir. Bu kişi âlimdir. Ona tâbi olunuz. 2. Bilir, fakat bildiğini bilmez. Böyle bir kimse uykudadır; onu uyandırınız. 3. Bilmez ve fakat bilmediğini de bilir. Böyle bir kişi irşada muhtaçtır. Onu irşad ediniz. 4. Bilmez, fakat bilmediğini de bilmez. Böyle bir adam kara cahildir. Ondan kaçınız'. Süfyân es-Sevrî şöyle demiştir: İlim, ameli çağırır; gelirse ne âlâ, fakat gelmediği takdirde ilim de kaçıp gider'. İbn Mübârek şöyle der: 'Kişi, ilim talebinde bulundukça âlim dir. Fakat herşeyi bildiğini iddia eden cahil olur'. Fudayl b. Iyaz197 der ki: Ben üç sınıf insana acırım: a) Bir kavmin zelil olan reisine, b) Sonradan fakir olan zengine; c) Dünyanın oyuncağı hâline gelmiş âlime. Hasan Basrî 'Âlimlerin cezası kalplerinin ölmesidir. Kalbin ölümü ise âhiret ameliyle dünyayı istemektir' demiştir. Bir şair şöyle der: Hidayeti verip de dalâleti satın alan kişilere hayret ediyo rum.Fakat dinini verip dünyayı satın alana, çok daha hayret edi yorum.Bu ikisinden de fazla, dinini başkasının dünyasına fedâ edene şaşıyorum. Zira hepsinden daha şaşırtıcı olanı budur. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Kötü olan âlime öyle şiddetli bir azap verilir ki, azabın şiddetinden ötürü bütün ehl-i cehennem seyrine gelir.198 Hz. Peygamber (s.a) bu sözüyle yalancı âlimi kasdetmektedir. Usâme b. Zeyd, Hz. Peygamberden şu hadîsi rivayet eder: Kıyâmet gününde, (fâcir) âlim getirilip ateşe atılır. Ateşin şiddetiyle barsakları delinir (ve dökülür). Merkebin değirmeni döndürmesi gibi, o da onlarla döner. Bütün ce hennem ehli onu seyre gelir. 'Sana ne oldu, bu kadar şiddetli azaba düçâr olman için ne yaptın?' diye sorulduğunda, fâcir şöyle cevap verir: 'Ben (dünyada) herkese hayri tavsiye edi yordum, fakat kendim yapmıyordum. Şerden sakındırıyordum, fakat kendim işliyordum'.199 İbn Mübârek şöyle demiştir: 'Âlimin en büyük günahı, bildiği halde, günah işlemesinden doğar. İşte bundan dolayı âlim, büyük azaba düçâr olur'. Muhakkak ki, münafıklar ateşin en alçak derekesindedir (cehenne-min en dibindedir). Asla onların azâbını kaldıracak bir yardımcı bulamazsın.(Nisâ/145) Münafıkların bu denli şiddetli cezalara müstahak olmalarının sebebi, bildikleri halde inkâra sapmalarıdır. Bu sebeple, Allah Teâlâ yahudileri, hristiyanlardan daha kötü olmakla tavsif etmek tedir. Halbuki 'Üzeyir Allah'ın oğludur' diyenler hariç hiçbir ya hudi, Allah'a oğul izafe etmez, 'Allah, üçten biridir' gibi galiz kü fürlere sapmaz. Fakat onları bu büyük cezalara muhatap eden şey, bildikleri halde inkâr etmeleridir. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: Kendilerine kitab verdiklerimiz, Peygamber'i öz oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle olduğu halde içlerinden bir toplu luk hak ve hakikati bile bile gizlerler.(Bakara/146) Vakta ki onlara Hak Teâlâ tarafından kendilerinde olanı tasdik edici Kitab geldi ki onlar bundan önceleri, inkâr edenlere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerlerdi bildikleri gelince onu inkâr ettiler. (Bakara/89) (Ey Rasûlüm!) Yahudilere o kimsenin haberini oku ki, ken disine ayetlerimizi vermiştik de, o bunları inkâr ederek imandan çıkmıştı. Böylece şeytan onu arkasına takmış da azgınlardan olmuştu.(A'raf/175) Devamla şöyle buyurulmaktadır: İşte bu kimsenin hâli, o köpeğin hâline benzer ki, üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da di lini sarkıtıp solur. (A'raf/176) Fâcir âlim de böyledir. Çünkü Bel'am b. Baûra'ya Allah'ın Kitabı verilmiş ve fakat o şehvete dalması sebebiyle köpeğe benze tilmiştir. Fâcir âlim, kendisine ister hikmet verilsin, ister verilme sin, dilini çıkararak solur ve şehvetlere dalar gider. Hz. İsa (a.s.) şöyle buyurur: 'Kötü âlimlerin durumu bir arkın içine düşüp suyun akmasına mâni olan taşın durumuna benzer. Taş suyu ne kendi içer ve ne de tarla ve bostanlara ulaşarak on ların istifade etmelerine müsaade eder. Yine kötü âlimlerin du rumu, bataklıktaki ota benzer. Dışı parlak görünür, fakat içi pislik doludur. Yine kötü âlimlerin durumu, kabirlere benzer. Dışı mâ mur, içi ise ölü kemikleriyle doludur'. Bu rivayetler göstermektedir ki, dünyaya meyletmiş âlimin kıyamet gününde cahil kimselere nazaran çekeceği azap daha şiddetli ve hâli daha perişandır. Yine anlaşılmaktadır ki, zafere ulaşanlar ve Allah'ın rahmetine yakın olanlar, ancak âhiret âlim leridir. Bunların da birçok alâmetleri vardır. 1. İlimleriyle dünyayı talep etmezler. Zira âlimin en aşağı de recesi dünyanın hakir, hasis, karanlık ve geçici olduğunu; âhiretin devamlı, nimetlerinin berrak ve ebedî, mülkünün büyük olduğunu bilmektir. Yine âlim bilmelidir ki, dünya ile âhiret birbirinin zıddıdır. Birbirinin kumaşıdır. Birini razı etsen öbürünü kızdırmış olursun. Terazinin kefesi gibidirler. Biri ağır bastığı zaman, öbürü mutlaka hafif gelir. Doğu ile batı gibidirler; birine yaklaştığın tak dirde öbüründen uzaklaşırsın, Biri dolu, öbürü boş fincan gibidir. Doludan ne kadar boşaltırsan o kadar dolar boş olanı... Dünyanın hakirliğini, bulanıklığını; lezzetlerinin elemle karışık olduğunu ve sonra lezzetli olan nimetlerin bir daha dön memek üzere geçip gittiğini bilmeyen bir âlim, aklî dengesini kay betmiş bir mecnundur. Çünkü görgü, deneme, insana dünyanın böyle olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan, aklı olmayan bir in san nasıl âlim olabilir? Ahiret işinin büyüklük ve devamlılığını bilmeyen, değil âlim, belki kâfirin tâ kendisidir. Böyle bir kimsenin imânı kendisinden alınmıştır. İmanı olmayan bir kimse ise nasıl İslâm âlimi olabilir? Dünyanın âhirete zıd düştüğünü, ikisini bir arada tutmanın muhal olduğunu bilmeyen bir kişi, bütün peygamberlerin birlikte getirdiği dini bilmiyor demektir. Böyle bir kişi ise Kur'an'ı başından sonuna kadar, inkâr eden bir adamdır. Bu adam, nasıl olur da âlimler zümresine idhal edilebilir? Allah'ın dinini kâmil bir şekilde bilen kişi, bütün bilgisine rağmen, âhireti dünyaya tercih etmiyorsa, şeytanın esiridir. Şehvetleri onu helâke sürüklemiştir. İçindeki kötülükler, iradesine galebe çalmıştır. Böyle olan bir kişi nasıl âlimler zümresinden sayılabilir? Hz. Dâvud'dan nakledilen hikâyelerin birinde Allah'a atfen şöyle söylenmektedir: 'Şehvetini bana olan sevgisinden daha üstün tuttuğu zaman âlimin başına getirdiğim cezanın en azı, onu mün âcaatımın lezzetinden mahrum etmektir. Ey Dâvud! Dünya ile sarhoş olan ve seni sevgi yolundan alıkoyan bir âlimi benden sorma! Çünkü böyleleri, kullarımın yolunu kesen eşkıyalardır. Ey Dâvud! Beni arayan birini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol! Kaçan bir kişiyi tutarak dergâhıma getiren bir kimseyi ârifler def terine yazarım ve ârifler defterine yazdığım bir kimseyi de artık hiçbir zaman azaba dûçâr etmem'. Bu sır ve hikmeti beyan etmek için Hasan Basrî şöyle yurmuştur:'Âlimin cezası kalbinin ölmüş olmasıdır. Kalbi, ancak âhiret ameliyle dünyayı istemek öldürür'. Aynı hikmeti beyan etmek için Yahya b. Muaz şöyle demiştir: İlim ve hikmetle dünya talep edildiği zaman ilim ve hikmetin gü zelliği solup gider'. Said b. Müseyyeb şöyle buyurmuştur: 'Bir âlim kişiyi, sık sık sultanların ve emirlerin yanma girip çıkarken gördüğün zaman, hemen o âlimin hırsız olduğunu idrâk et'. Hz. Ömer 'Âlim kişinin dünyayı sevdiğini görürsen, kendisin den istifade ettiğin dinî meselelerde onu itham et ve ihtiyatlı dav ran. Zira kişi neyi severse, sevdiği o şeye dalar' dedi. Mâlik b. Dinar şöyle anlatır: 'Önceki peygamberlere ait bazı ki taplarda okuduğuma göre Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Âlim kişi dünyayı sevdiği zaman ona vereceğim azâbın en ehveni, mün âcaatımın tadını onun kalbinden söküp almaktır'. Salih bir kişi, bir dostuna şöyle bir mektup yazmıştı: 'Sana bir ilim verilmiştir. İlminin nûrunu günahların karanlığı ile ka rartma ki, ilim sahiplerinin ilimlerinin nûruyla serbestçe gittik leri günün (kıyametin) karanlığında kalmayasın!' Yahyâ b. Muaz er-Râzî, dünyaya dalan âlimler için diyordu ki: 'Ey ilim sahipleri! Köşkleriniz Kayser binalarına eş... Evleriniz Kisrâ'nın evlerinin benzeri... Elbiseleriniz vezir Hüseyin oğlu Tahir'in elbiselerine uygun... Kunduralarınız Sultan Calut'unkilerden farklı değil. Binekleriniz Karun'un binekleri gibi. Evlerinizdeki kap-kacak ve diğer eşyalarınız Firavun'un ev eşyasından aşağı değil... Günahlarınız cahiliye devrinin insan larının günahlarına benziyor... Hâsılı gidişiniz şeytanın gidişinin aynısı. O halde Muhammed'in şeriatı nerede kaldı?' Şair şöyle der: Çoban, koyununu kurttan korur... Acaba kurt bizzat çoban olursa, durum ne olur? Bir başka şâir de şöyle söylemektedir: Ey memleketin tuzu mesâbesindeki âlimler! Size soruyorum! Tuz bozulduğu zaman ne ile düzeltilir? Arif bir zata 'Sence, gözünün nûru günahlar olan bir kişi Allah'ı tanıyabilir mi?' diye sorulunca, şöyle der: 'Yanında, dünya âhiretten daha kıymetli olan kişinin Allah'ı tanımayacağından hiç şüphem yoktur. Halbuki böyle bir kişi, günahları, gözünün nûru yapmış bir insandan çok daha ehvendir'. Malı terkeden her âlimi de, sakın, âhiret âlimi zannetme! Zira makam hırsı, kişinin imanını, mal hırsından daha çok zedeler. İşte bu hikmeti anlatmak için Bişr b. Hars el-Hafi şöyle der: 'Haddesena' (Bize söyledi) deyimi dünya kapılarından birisidir. Bir kişi Haddesena' (Bize söyledi) dediği zaman, bil ki o insan zımnen "Bana yol açınız ve imamlık yeriniz' demek istiyor. Bişr b. Hars, on küsür sepet dolusu kitabını gömerek buyurdu ki: 'Nefsim konuşmamı arzu ediyor. Eğer nefsimin bu arzusunu kırabilseydim konuşurdum'. Bişr ve onun ayarındaki bazı âlimler şöyle demişlerdir: 'Nefsin konuşmayı arzu ettiği zaman sakın konuşma! Aksine sükût et! Fakat nefsin konuşmayı sevmez bir hâle geldiği zaman konuşmaya çalış! Konuşma kabiliyeti insana büyük bir haz verir. İrşad seviyesinde olmak ise dünya nimetlerinin hemen hemen hepsinden daha çok haz verir insana... Bu bakımdan nefsinin isteğine uyarak konuşan bir kimse dünyaya bağlı olan kişilerden biri olur. Süfyân es-Sevri de bu mânâya şöyle işaret buyurdular: İnsana, konuşmasından dolayı gelen fitne, malından ve çocuğundan gelen fitneden daha şiddetlidir'. Konuşmadan doğan fitneden nasıl korkmazsın, halbuki Allah Teâlâ rasûllerin efendisine şöyle buyurmaktadır: Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara az da olsa meyledecektin. O takdirde, dünya ve âhiret azâbını iki kat olarak muhakkak sana tattıracaktık. Sonra bize karşı hiçbir yardımcı bulamayacaktın.(İsrâ/74-75) Sehl200 şöyle buyurmuştur: İlmin tamamı dünyaya aittir. İlimden âhirete ait olan kısım ise onunla amel etmektir. Amelin tamamı ise, kasırganın önündeki toz gibidir. İhlâslı kısmı müstesna'. Yine Sehl şöyle buyurmuştur: 'Âlimler hariç, bütün insanlar ölüdür. İlmiyle âmil olan âlimler hariç, bütün âlimler sarhoştur, Amelinde ihlâslı olanlar hariç, amel sahiplerinin bütünü mağrurdur. İhlâslı kimse ise büyük bir korkunun içinde yaşayan kişidir. Çünkü sonunun nasıl olacağını bilmemektedir'. Ebu Süleyman ed-Dârânî201 şöyle buyurmuştur: 'Kişi hadîs araştırıyorsa veya evleniyorsa veya maişet için sefere çıkıyorsa dünyaya sarılmış ve meyletmiş sayılır'. 'Hadîs araştırıyorsa' sözü burada 'hadîsin garib olan ve hiçbir muhaddisin nezdinde bulunmayan ve inkâr edilen isnadlarını arıyorsa' mânâsı taşımaktadır/-02 Hz. İsa (a.s) şöyle buyurmuştur: 'Yolu, âhirete müteveccih olduğu halde dünyaya giden yola dönen bir kişi nasıl olur da ilim erbabından sayılabilir? Kelâmı, muhtevasıyla amel etmek için değil, onunla, başkasını ittiham etmek için öğrenen kişi, nasıl olur da âlimler zümresine dahil olur?' Salih b. Kisan el-Basrî203 şöyle buyurmuştur: 'Medine-i Münevvere ve diğer İslâm beldelerinde yaşayan büyük âlimlere yetiştim. Hepsi de hadîs bilen fakat aynı zamanda fâcir olan âlim den Allah'a sığınırlardı'. Ebu Hüreyre şöyle rivayet ediyor: Her kim, Allah'ın cemâlini elde etmeye vesile olan ilmi, dünyayı elde etmek için talep ederse, kıyamet gününde cen netin kokusunu dahi alamaz. Allah Teâlâ kötü âlimleri 'dünyayı ilimle yiyenler' olarak, ahi ret âlimlerini ise 'huşû ve zâhidlik' ile tavsif etmektedir. Allah Teâlâ dünya âlimleri (kötü âlimler) hakkında şöyle bu yurur: Vaktiyle Allah, kendilerine kitab verilenlerden (âlimlerden) şöyle teminat almıştı: Cemâlim hakkı için, Kitab'ı muhak kak insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemiyeceksi niz! Onlar ise, o söz ve teminatı sırtlarından attılar ve karşılığında biraz para aldılar, Bu ne kötü alış-veriştir! (Âlu İmran/ 187) Âhiret âlimlerinin vasfını da şöyle tasvir ediyor: Şüphesiz kitab ehlinden (hristiyan ve yahudilerden) kimi de vardır ki, hakka boyun eğer oldukları halde Allah'a iman et tikleri gibi size indirilen Kur'an'a da, kendilerine indirilen Tevrat ve İncil'e de iman ederler. Allah'ın ayetlerini birkaç paraya satıp dünya menfaati elde etmezler! İşte bu mü'minlere rableri katında mükâfatlar vardır. Gerçekten Allah hesabını çabuk görür.(Âlu îmran/198) Selefden bazıları şöyle buyurmuştur:'Alimler, peygamberler zümresiyle, kadılar ise sultanlarla beraber haşrolunur'. İlmiyle dünya talebinde bulunan her fakih kadılar zümresin den sayılır. Ebu Derdâ, Hz. Peygamberden şöyle rivayet eder: Allah Teâlâ, peygamberlerinden bazılarına şöyle vahyetti! Ahiret ameliyle dünyayı talep eden, amel etmek için değil, başka gayeler için ilim tahsili yapan, din için değil dünya mansıbları için fıkıh öğrenenlere, kalpleri kurt kalbi gibi olup halk için koç (koyun) postuna bürünenlere, dili baldan tatlı ve kalbi biberden acı olanlara de ki; benimle mi alay edip kandırmaya çalışıyorlar? İzzetim hakkı için onlara öyle bir fitne kapısı açarım ki, en halîm olanlarını bile şaşkın bırakır.204 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bu ümmetin âlimleri iki sınıftır: a) Birinci grup: Allah'ın kendisine lütfederek verdiği ilmi sadece Allah rızasını kazanmak için, başka bir karşılık beklemeden halka öğretir. O ilmi herhangi bir dünya malı karşılığında vermez. Böyle bir insanın üzerine havada uçan kuşlar, denizde yüzen balıklar, karada gezen hayvanlar ve kirâmen kâtibin diye adlandırılan melekler salâvat getirir ler (iyiliğine dua ederler). Bu kimse, şerefli bir efendi olarak peygamberlerin refakatinde kıyâmet gününde Allah'ın hu zur-u mânevisine gelir. b) İkinci grup ise dünyada Allah'ın ilmini öğrenmiş, fakat bahil (cimri) olduğu için, bildiğini Allah'ın kullarına dünya malı karşılığı hariç, öğretmekten kaçınmıştır. Böyle bir kimse kıyâmet gününde ağzına ateşten gem vurulduğu halde huzura gelecektir. Mahşer ehlinin arasında bulunan bir tellâl şöyle bağıracaktır: 'Şu falan oğlu filândır! Dünyada Allah ona ilim verdi; o ise, Allah'ın verdiği bu ilmi Allah'ın kullarından esirgedi onun karşılığında dünyalık aldı ve ilmi karşılığında dünya menfaati sağladı ve az bir paha ile sattı. Bu bakımdan bu kişi, insanların hesabı bitinceye kadar, azap içinde kalır.205 Bu hadîsten daha şiddetlisi de vardır ki o da şudur: Vaktiyle Hz. Musa'ya hizmet etmiş biri durmadan; 'Allah'ın safiyyi (temiz kulu) Musa, bana şöyle söyledi. Allah'ın neciyyi (sırdaş kulu) Musa, bana şunu söyledi. Allah'ın kelimi (Allah ile konuşan) Musa, bana böyle söy ledi' diye Hz. Musa'ya iftira ederdi. Zamanla bu adamcağız zengin olup serveti çoğalınca Hz. Musa'nın huzuruna gel mez oldu. Hz. Musa herkese ondan haber soruyor, fakat bir türlü izine rastlayamıyordu. Günün birinde Hz. Musa'nın huzuruna elinde domuz ve domuzun boynunda siyah bir ip bulunan bir kişi çıkageldi.O gelen kişiye Hz. Musa eski dos tunu sordu, adam 'Evet, o sorduğun adam şu gördüğün do muzdur' diye cevap verince; Hz. Musa, Allah'a yalvararak; 'Ya Rab, onu eski hâline döndür! Döndür de ona neden bu hâle geldiğini sorayım' diye niyazda bulundu. Allah, Musa kuluna şöyle vahiy gönderdi: 'Âdem ve Âdem'den sonraki peygamberlerin dua ettikleri gibi de dua etseydin yine duanı kabul etmezdim. Fakat ben bunu neden bu hâle getirdiğimi sana haber vereyim mi? Bunu din ile dünyayı talep ettiği için bu hâle getirdim'. Bu hikâyeden daha dehşet verici olanını da söyleyelim: Muaz b. Cebel mevkuf olarak, başka bir rivayete göre de merfû olarak Allah'ın Rasûlü'nden şöyle rivayet eder: Dinlemekten fazla konuşmasını seven âlim, fitneye düşmüş demektir. Konuşmakta, süslenmek ve uzatmak olduğu için, konuşanın sâlim kalması çok zordur. Sükûtta (âlim için) se lâmet ve ilim (veya ganimet) vardır. Âlimlerden birisi vardır ki, derlediği ilmin başkası tarafından bilinmesini istemez. Böyle bir âlim, ateşin birinci tabakasındadır. İlminde pâdişah gibi olan bir kısım âlimler ise, ilmî mevzu larda kendisine itiraz edildiği veya herhangi bir fikrine karşı konulduğu zaman büyük bir öfkeye kapılırlar. Bu tip âlimlerin yeri ateşin ikinci tabakasıdır! İlmini ve garib konuşmalarını zenginlere ve makam sahiplerine tahsis edip, ihtiyaç erbabına hiçbir şey vermeye çalışmayan bir grup âlim vardır ki bu grubun azap yeri, ateşin üçüncü ta bakasıdır. Diğer bir grup âlim vardır ki, kendilerini fetvacı zanneder, yanlış fetva verir (zorlamalar yapar)lar. Halbuki Allah Teâlâ kendilerini zorlayanlara (veya bilir bilmez konuşanlar)a buğz eder! Bunlar ateşin dördüncü taba kasmdadırlar. Bir kısım âlim de vardır ki ilmi çok görün sün diye yahudi ve hristiyanların kelâmıyla konuşur. Bunlar da ateşin beşinci tabakasmdadır. Başka bir grup ise, kibir ve gurur yükünü sırtlar, başkalarına va'z ettiği zaman katı davranır ve azarlar, kendisine va'z edildiği zaman, gu ruru ve kibri sebebiyle nasihat dinlemez, işte bu da ateşin yedinci tabakasındadır. Kardeşim! Sen susmayı tercih et! Susmayı tercih et ki, bu hâlinle şeytanı mağlup edebilesin! Gereksiz yere gülmekten ve ihtiyacın olmayan bir yere doğru yürümekten sakın!206 Bir başka hadîste şöyle buyurulmaktadır: Bazen doğudan batıya kadar fezayı dolduracak derecede kişinin medh-ü senâsı yayılır; fakat bunun Allah indindeki değeri bir sivrisinek kanadı kadar bile değildir.207 Rivayet edilir ki; Horasanlı bir kişi, memleketine dönmek üzere iken, va'zından istifade ettiği Hasan Basrîye, içinde beşbin dirhem bulunan bir kese ve ince bir kumaştan yapılmış on elbise hediye eder ve der ki: 'Ey Ebu Said! Bu keseyi nafaka olarak ve bu elbiseleri de giyinmen için sana veriyorum'. Hasan Basrî şöyle karşılık ve rir: 'Allah sana âfiyet versin! Benim bu hediyelere ihtiyacım yok tur. Onun için bunları alıp götür. Zira benim kürsümde oturan bir kişi, halktan bu verdiklerine benzer şeyler alırsa, kıyamet günü de nasibi olmayan bir insan olarak Allah'ın huzuruna varır'. Hz. Câbir mevkuf ve merfû olarak şöyle rivayet eder: Her âlimin yanında oturmayınız! Ancak sizi beş şeyden vazgeçirip, buna mukabil beş şeye dâvet eden âlimlerin yanında oturun. 1) Şekten yakîne, 2) Riyadan ihlâsa, 3) Dünya isteğinden zühde (dünya terkine), 4) Kibirden tevâ zua, 5) Adâvetten nasihate...208 Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor; Derken birgün (Karun) ziynet ve ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler 'Ah, keşke Karun'a verilen mal gibi bizim de olsa; o gerçekten büyük bir nasip sahibidir' dediler. Kendilerine (ahiret ahvali hakkında) ilim verilenler de şöyle dediler: 'Ey Karun gibi, dünyayı isteyenler! Yazıklar olsun sizlere! İman edip sâlih amel işleyen için Allah'ın (cennetteki) sevabı daha hayırlıdır. Ona (cennet ve sevaba ise) ancak ibadet üzerine sabredenler kavuşturulur.(Kasas/79-80) Âyet-i celile, âhiret âlimlerini, âhireti dünyaya tercih etmekle nitelemektedir. Ahiret âlimlerinin alâmetlerinden birisi de, fiillerinin, sözle rine zıd olmadığı gibi, kendisinin yapmadığı bir fiili başkasına tav siye etmemesidir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: (Ey âlimler) insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?(Bakara/44) Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında en sevilme yen bir şeydir.(Sâf/3) Allah Teâlâ Hz. Şuayb'ın kıssasında şöyle buyurur: Şuayb şöyle dedi: Ey kavmim! Söyleyin bakayım! Eğer ben rabbimden bir peygamberlik üzerinde bulunuyorsam ve O, bana katından güzel bir rızık vermiş ise ne yapayım? Ben aykırı hareket etmek suretiyle sizi alıkoyduğum şeylere kendim düşmek istemiyorum.(Hûd/88) Allah'tan korkun, Allah size ilim öğretiyor. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.(Bakara/282) Allah'tan korkun ve muhakkak O'nun huzuruna va racağınızı bilin; takvâ sahibi mü'minlere cenneti müjdele!(Bakara 223) Allah'tan korkun ve emrini dinleyin.(Mâide/108) Allah Teâlâ, kulu ve rasûlü İsa'ya şöyle demiştir: 'Ey Meryem'in oğlu! Evvelâ nefsine nasihat et. Eğer bu nasihati nefsin kabul ederse, ondan sonra, nefsinin kabul ettiği şeyi halka tavsiye et. Şayet nefsin kabul etmezse onu başkalarına tavsiye etmekten, benden utanarak kaçın!' Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: İsrâ gecesinde bazı kavimlerin yanından geçtim. Gördüm ki dudakları ateşten imâl edilmiş makaslarla kesiliyor. Bunların kim olduğunu sordum. Onlar suâlime karşılık verdiler: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Biz dünyada halka iyiliği em reder, fakat kendimiz yapmaz idik. Sakındırdığımız kötülükleri biz kendimiz yapardık.209 Ümmetimin helâk olması, fâcir âlim ile câhil âbidin yüzün dendir. Şerlilerin en korkuncu, âlimlerin kötüleridir; hayırlıların en hayırlısı ise, âlimlerin iyileridir,210 Evzâi211 şöyle demiştir: 'Kabirler, kâfir leşlerinden duydukları kötü kokudan Allah'a sığındıkları zaman, Allah Teâlâ onlara şöyle vahyetti. 'Kötü âlimlerin içi sizin içinizdeki lâşelerden daha pis kokuyor'. Fudayl b. Iyaz şöyle der: 'Öğrenmeyenlere bir kat azap vardır, öğrenip de yapmayanlara yedi kat azap vardır'. Şa'bî212 şöyle demiştir: 'Kıyamet gününde cennetliklerden bir grup başını kaldırıp cehennemliklerden başka bir gruba şöyle ses leneceklerdir: 'Sizi cehenneme sokan şey nedir? Halbuki sizin bize bildirmiş olduğunuz ilim ve edeb sayesinde Allah'ın rahmetine nail olduk ve cennete girdik. Siz nasıl oluyor da cehennemdesiniz?' Cehennemde olanlar şöyle cevap verirler: 'Biz, hayrı emreder, fakat kendimiz yapmazdık, kötülüklerden sakındırır, fakat bu kö tülüğü kendimiz işlerdik. İşte bu sebepten cehennemde bulunuyoruz'. Mâlik b. Dinar şöyle buyurmuştur: 'Âlim, ilmiyle amel etme dikçe, va'zı ve nasihati başkasının kalbinde yerleşemez. Yağmurun, kupkuru taşlara tesir edemediği gibi'. Şair ne de güzel söylemiştir: Ey halka nasihat eden vâiz! Sen itham olundun... Çünkü ayıp olarak bildirdiğin birçok şeyleri kendin işliyorsun. Var kuvvetinle halka nasihat ediyorsun. Fakat hayatımla yemin ederim ki felâketlerin bütününü sen topluyorsun. Dünyayı ve onu isteyen kişileri ayıplıyorsun; gerçekten sen, ayıpladığın o dünyayı, menettiğin kişilerden daha çok sevi yorsun. Başka bir şair ise şöyle söyler: Benzerini yaptığın bir fiili başkasına yasak etme; böyle bir hareket,senin için, en büyük ayıptır. İbrahim b. Edhern213 şöyle buyuruyor: 'Bir zaman Mekke-i Mükerreme'de bulunuyordum. Bir taş gördüm. Üzerinde aynen şunlar yazılıydı: 'Beni çevir ve ibret al!' Taşı çevirdim ve bu sefer şöyle bir yazı ile karşılaştım: 'Bildiğinle amel etmeyen sen, niçin bilmediğin şeyin ilmini taleb ediyorsun!' İbn Semmak214 şöyle buyurmuştur: 'Allah'ı hatırlatan nice kimseler vardır ki kendisi Allah'ı unutmuştur. Nice kimseler vardır ki, halkı Allah'a yaklaştırmaya çalışır, fakat kendisi ala bildiğine Allah'tan uzaktır. Gene nice kişiler vardır ki, Allah'ın Kitabı'nı okur, fakat okuduğundan bir fayda görmez!' İbrahim b. Edhern şöyle buyurmuştur: 'Hiç yanılmayacak ka dar güzel konuşmalar yapıyoruz; fakat iş amele gelince, hep yanılıyor ve katîyyen doğru hareket etmiyoruz. Evzâî der ki: Trab (bir ibâreyi gramere göre düzgün okumak) geldiği zaman kalpte bulunması gereken huşû gider'. Mekhul215 Abdurrahman b. Ganem'den.şöyle rivayet eder: 'Hz. Peygamberin ashabından on kişi bana şöyle bir nakilde bulundu: 'Biz sahabîlerden bir grup, Kuba mescidinde ilim tedris ediyorduk. Bu esnada Allah'ın Râsûlü çıkageldi. Bizi, okur ve okutur halde gördükleri zaman şöyle buyurdular: Öğrenebildiğiniz kadar öğreniniz; fakat öğrendiklerinizle amel etmedikçe, Allah öğrendiğiniz hiçbir şey ile size bir fayda vermeyecektir.216 Hz. İsa şöyle buyurmuştur: 'Öğrenip de öğrendiğiyle amel et meyen kişinin hâli; gizlice zina eden ve hâmile olduğu görüldüğü zaman rezil olan zâniye bir kadının durumuna benzer. Aynen zâniye kadın gibi, ilmiyle amel etmeyen kimse de, kıyamet gününde Allah Teâlâ tarafından mahşer ehlinin gözü önünde rezil edilir'. Hz. Muaz şöyle buyuruyor: 'Âlimin hataya düşmesinden Allah'a sığınınız. Çünkü müslümanlar nezdindeki itibarı sebe biyle bir kısım halk onun sapıklığına uyabilir'. Hz. Ömer (r.a) şöyle buyuruyor: 'Alim, bir hataya düştüğü za man, halkın bir kısmı onunla birlikte aynı hataya sürüklenir'. Yine Hz. Ömer şöyle der: 'Üç şey vardır ki, onlarla bu âlemin nizamı sarsılır: Bunlardan biri âlimin hataya sapmasıdır'.217 İbn Mes'ud (r.a) şöyle demiştir: 'İnsanlar üzerine öyle bir za man gelecek ki, kalplerin tatlısı, acı olacaktır. Ne âlim ilminden ve ne de talebesi talebinden istifade etmeyecektir. O zamandaki âlimlerin kalpleri çorak ve tuzlu bir araziye benzer. Üzerine yağmur yağar, fakat yağmurun faydası arazide görülmez. Âlimlerin kalp leri dünyaya kaydığı ve dünyayı âhirete tercih ettiği zaman böyle kötü bir durum hâsıl olur. İşte o zamanda Allah bu âlimlerin kalp lerinden hikmet pınarlarını söker alır, kalplerinde yanan hidayet meşalelerini söndürür. O zamanın âlimlerine rastladığınızda ken dilerini dilleriyle Allah'tan korkar görürsünüz. Halbuki amelle rindeki eksiklik açıkça görülür. İşte o zaman, diller alabildiğine zengin, kalpler ise o nisbette fakirdir. Kendisinden başka hak ilah bulunmayan Allah'a yemin ederim ki; bu korkunç manzaranın bi ricik sebebi; muallimlerin, öğrettiklerini sadece Allah'ın rızasını tahsil için yapmamaları, talebelerin de öğrendiklerini Allah için öğrenmemeleridir. Tevrat ve İncil'de 'Bildiğinizle amel etmedikçe bilmediklerinizi aramayın' hükmü yer alır. Hz. Huzeyfe şöyle buyuruyor: 'Siz öyle bir zamandasınız ki, bil diklerinizin onda birini terketseniz helâk olursunuz. Fakat bir za man gelecektir ki, kişi bildiğinin onda birini tatbik ettiği takdirde kurtulacaktır. Bunun sebebi; o zamanda tembellerin çoğalmasıdır'. Âlimin misali, kadı'nın misaline benzer. Kadılar hakkında Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: Kadılar üç kısma ayrılır: 1- Bildiği halde hak ile hükmeden kadı, ki böyle bir kadı, cennetliktir. 2- İster bilsin isterse bilmesin, zulümle hükmeden kadı ki böylesi cehennemliktir. 3- Allah'ın emrinin dışındaki birtakım hükümlerle hükme den kadı ki bu da cehennem ehlindendir.218 Ka'b'ul-Ahbar şöyle der219: 'Âhir zamanda insanları dünyadan soğutup kendileri bütün güçleriyle dünyaya sarılan; halkı Allah'ın azabından korkutup kendileri korkmayan; yöneticilerin yanma girmekten men edip kendileri yöneticilerin eşiğini aşındıran; dünyayı âhirete tercih eden; zenginlerle konuşup, fakirlerden uzaklaşan; karılarını kıskanan bir koca gibi, ilmini başkalarından kıskanan, kendini dinleyenlerden biri, bir başka vaize gittiği zaman hiddete kapılan âlimler'olacaktır. İşte mütekebbir ve Allah'ın düşmanları bunlardır'. Efendimiz şöyle buyurur:'Şeytan sizi çoğu zaman ilimle al datır'. 'Ey Allah'ın Rasûlü, bizi nasıl aldatır?' diye sorulduğunda Hz. Peygamber İlim öğrenin, fakat iyice öğrenmedikçe ilminizle amel etmeyin' demekle sizi ilme teşvik eder gibi görünüp amelden uzaklaştırır. Öyle ki sonunda eceliniz sizi amelsiz yakalar'.220 Sırrı es-Sakatî şöyle buyurmuştur: 'Şiddetle zâhir ilmini elde etmeye taraftar olan birisi, birden köşesine çekilip amel etmeye ko yuldu. Kendisinden bunun sebebini sorduğum zaman şöyle cevap verdi: "Bana rüyamda 'Allah seni zâyi etsin, daha ne zamana ka dar ilmi zâyi edeceksin' diyen bir zât gördüm. Bu söz üzerine, ilmi zâyi etmediğimi, ancak ezberlemek için büyük gayret sarfettiğimi ilave ettim. Bunun üzerine bana şöyle cevap verdi: 'Bir ilmin hıfzedilmesi onunla amel etmek demektir'. İşte bu rüyadan sonra ilim tahsil etmeyi bırakarak amel etmeye başladım". İbn Mes'ud şöyle der: İlim korkudur; yoksa kof ve çok rivayet leri bilmek değildir'. Hasan-ı Basrî şöyle buyurmuştur: 'İstediğiniz kadar ilim öğreniniz; fakat Allah'a yemin ederim ki o ilimle amel etmezseniz Allah size hiçbir zaman sevap vermez. Sefihlerin gayesi, ilmi sa dece rivayet etmektir. Âlimlerin gayesi ise, rivayet değil, o ilme ri ayet etmektir'. Mâlik şöyle demiştir: İlim tahsil etmek çok güzel birşeydir. İlmi neşretmek daha da güzeldir. Fakat iyi niyetli olmak şartıyla. Öyleyse sabahtan akşama kadar senden ayrılmayan amelleri göz den geçir ve hiçbir şeyi onlara tercih etme'. İbn Mes'ud şöyle der: 'Kur'an, hayat düsturu olsun diye indi rilmiştir. Halbuki siz, kur'an'ın sadece okunmasını amel kabul ediyorsunuz. Sizden sonra bir kavim gelecektir. Kur'an'ı mızrak gibi sadece harflerin mahreclerine riayet ederek dümdüz okuya caklardır. Fakat onların en hayırlınız olduğunu sanmayınız. Zira bildiği ile amel etmeyen kişi, aynen ilaçların ismini teker teker sa yan ve özelliklerini beyan eden hasta; yemeklerin lezzetini sayan fakat bilfiil tatma imkânı bulamayan açlar gibidir'. Bu mânâyı ifade eden aşağıdaki ayet-i celîleyi birlikte oku yalım: Allah'a isnad ettiğiniz (noksan) vasıflardan ötürü size yazıklar olsun.(Enbiya/18) Bir hadîste şöyle buyurulmaktadır: Ümmetim için korktuğumun bazısı, âlimin hataya kayması ile münafığın Kur'an hakkındaki cedelidir.221 Âhiret âlimini dünya âlimlerinden ayıran hususiyetlerden bi risi de; âhirette menfaat verecek olan ibadetlere teşvik edici ilmin tahsiline koyulmak; menfaati az olan cedele ve kıyl-ü kaale çokça yer veren ilimlerden uzak durmaktır. Ameli teşvik eden ilimlerden yüzçevirip cedelle uğraşan bir âlimin durumu, birçok hastalıklara müptelâ olup çok sıkıştığı bir anda hâzık bir doktora rastlayan, doktoru elinden kaçırma ihti mali olduğu halde hastalıklarına baktırmayan; aksine, ilâçların mahiyetini sormaya kalkışan, tıp ilminin zor meselelerine dalan ve bizzat içinde bulunduğu hayatî meseleleri terkeden hastaya benzer. Böyle bir davranış, hamakatın en son haddi değil de nedir? Rivayet olunduğuna göre, bir kişi Hz. Peygamber'in huzuruna girer ve Hz. Peygamberi şöyle sorar: - Ey Allah'ın Rasûlü! Bana ilmin gariblerini öğret! - İlmin başı hakkında ne yaptın? - İlmin başı nedir? - Hz. Peygamber'i tanıdın mı? - Evet! - Allah hakkında ne yaptın? - Allah'ın dediğini yaptım. - Ölümü tanıdın mı? -Evet - O halde ölüm için ne hazırladın? - Allah neyi dilemişse onu! - İşte git, onları güzelce yap, ondan sonra gel de sana ilmin ga rib meselelerini öğretelim.222 İlim yolcuları Şakik-i Belhî'nin öğrencisi olan Hatem-i Esem'in rivayet ettiği cinsten olmalıdır. Bir gün Şakik, talebesi Hatem'e sorar: - Ne kadar zamandır benim derslerime devam ediyorsun? - Otuzüç seneden beri... - O halde söyle bakalım; bu zaman zarfında benden neler öğrendin? - Sizden sekiz mesele öğrendim efendim. - İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. Ömrüm seninle birlikte geçti de, sen benden ancak sekiz mesele öğrendin öyle mi? - Ey hocam yalan söylemeyi sevmem, ben bu sekiz meseleden başkasını öğrenmedim. - O halde benden öğrendiğin sekiz meselenin ne olduğunu anlat bakalım. - Mahlûkata baktım, her birinin bir dostu olduğunu gördüm. Fakat bütün bu dostlar, kendilerini, en çok kabire kadar tâkip etmekte ve orada bırakarak geri dönmektedir. Bunu görünce, ken dime, sevapları dost edindim ki mezarda da benden ayrılanlasın ve beni tâkip etsinler. - Çok güzel söyledin! İkincisi nedir? - Allah Teâlâ'nın 'Fakat her kim de rabbinin makamından korkmuş ve nefsini kötülüklerden alıkoymuşsa, onun varacağı yer muhakkak cennettir' (Nâziat/40-41) ayetine baktım ve bildim ki hak, ancak Allah'ın sözündedir. Onun için var kuvvetim ile nef simi şehvetlerden uzaklaştırmaya çalışıp Allah'ın ibadetlerinde istikrara kavuşturdum. Öğrendiğim üçüncü mesele: Gene bu mahlûkata baktım ve gördüm ki, herkesin yanında kıymetli saydığı bir eşya vardır ve bu onu yükseltmektedir. Allah Teâlâ'nırı 'Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir; Allah katındaki rahmet hazineleri ise bâkidir' (Nahl/96) sözünü düşündüm. Onun için elime ne geçerse, nefsime kıymetli görünen ne varsa onu Allah'ın yanına korusun diye gönderiyorum. (O'nun rızasını kazanmak için dağıtıyorum) Dördüncüsü, şu mahlûkata baktığım zaman gördüm ki, her biri, mala, ticarete, sana ve şöhrete meylediyor. Bütün bunların mânâsını düşündüm ve hepsinin boş şeyler olduğuna karar ver dim. Sonra Allah Teâlâ'nın şu ayetine baktım: 'Sizin en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır' (Hucurât/13). Bu ayeti gördükten sonra takvâya sarılarak Allah nezdinde şerefli olmayı istedim. Beşincisi, şu mahlûkâta baktım ve gördüm ki, birbirine taarruz eder, birbirini kötüler ve lânet okur. Bütün bu hareketlerin sebebini hasedde gördüm. Sonra Allah Teâlâ'nm şu ayet-i celilesine dik katle eğildim: 'Rabbinin rahmetini onlar mı bölüyorlar? Onların bu dünya hayatındaki rızıklarmı aralarında biz böldük' (Zuhruf/32). Bu ayetin ifade ettiği mânâya sarılarak hasedden şiddetle kaçtım; çünkü rızık taksimatını Allah Teâlâ'nm yaptığına katiyetle iman ettim. Böyle olunca halktan kaçmayı tercih ettim, halkın düşmanlığından kendimi korumuş oldum. Altıncısı, halka baktım ve gördüm ki herkes birbirine saldırıp kavga ediyorlar. Bu manzarayı görünce Allah'ın şu ayetini düşündüm: 'Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır; siz de onu düşman edinin' (Fâtır/6). Sadece ezelî düşmanımız olan şeytana düşman kesildim ve son derece hassas tedbirler alarak ondan öcümüzü almaya çalıştım. Çünkü onun bana düşman olduğuna Allah şahidlik etmektedir. Şu halde ondan başkasına düşmanlık beslemeyi bırakmak benim için vazife oldu. Yedincisi, baktım şu mahlûkata ve gördüm ki, herkes bir parça ekmeğin arkasında koşarak kendini rezil ediyor. Bir parça ekmeğe sahip olmak için gayri meşrû işler yapıyor. Bunu görünce Allah Teâlâ'nm şu ayetini düşündüm: 'Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa hepsinin rızkı Allah'a aittir' (Hûd/6). Bildim ki, rızkı Allah'a ait olan canlılardan biri de benim. Bundan ötürü Allah için gere ken vazifeye daldım. Âdil olan Allah'ın nezdindeki rızkımı ise Allah'ın merhametine bıraktım. Sekizinci ise, bakıp gördüm ki, insanların herbiri, kendisi gibi yaratık olanlardan birine sırtını dayamış. Kimisi tarlasına, kimisi ticaretine, kimisi beden gücüne ve kimisi de sanatına güven mekte... O zaman Allah'ın şu ayetine sarıldım ve sadece Allah'a tevekkül ettim, yalnız o bana kâfidir dedim: 'Kim Allah'a tevekkül ederse O ona yeter; muhakkak ki Allah emrini yerine getirendir' (Talâk/3). Bunun üzerine Şakik 'Ey Hâtem! Allah seni muvaffak etsin. Ben Tevrat, İncil, Zebur ve Furkan ilimlerine baktım ve gördüğüm diyanet ve hayır çeşitleri, senin saydığın nesnelerden başkası değildir. Her müsbet şey, senin saydığın sekiz temel üzerine bina edilmiştir. Bu saydığın sekiz şeyle amel eden bir kimse Allah'ın peygamberlerine göndermiş olduğu dört kitaba da uygun hareket etmiş olur dedi. İlmin bu dalını öğrenmeye ancak âhiret âlimleri gayret sarfe derler. Dünyaya dalan âlimler ise, rütbe ve mal hangi ilimle elde edilirse onun peşinde koşarlar. Onun için Allah'ın peygamberle rini vazifelendirip gönderdiği ilimleri tamamen ihmal ederler. Dahhak b. Mezahim223 "Selef âlimlerine yetiştim. Birbirlerinden takvâ ilmini öğreniyorlardı. Fakat bugünün âlimle rinin ise, birbirlerinden, yalnız kelâm ilmini öğrendiklerini görü yorum' demiştir. Ahiret âlimlerinin alâmetlerinden birisi de mesken, ev eşyası, elbise, yiyecek ve içeceklerinde şatafata kaçmamak ve israf etme mektir. Bu hususlarda kendisini selef âlimlerine benzetmelidir. Bunların en azıyla iktifa etmeye bakmalıdır. Aza doğru meylettikçe Allah'a yaklaştığını bilmelidir. Ancak böyle davranmakla âhiret âlimleri zümresine dahil olabileceğine inanmalıdır. Bu keyfiyete Hatem-i Esem'in talebelerinden Ebu Abdullah el-Havas'dan nakledilen bir hikâye de işaret etmektedir. Ebu Abdullah şöyle anlatır: - Hatem'le birlikte Horasan'a bağlı olan Rey şehrine girdik. Beraberimizde üçyüz yirmi kişi daha vardı. Sırtlarında ne yünlü cübbeler, ne de azıklarını muhafaza edecek bir torbaları vardı. Hatem'le birlikte hacca gidiyorlardı. Adı geçen şehirde derviş meşrebli bir tüccara misafir olduk. Bu zat, yoksulları seven bir kişi olduğundan o gece bizi de misafir etmişti. Sabah olduğunda Hatem'e şöyle dedi: - Şehrimizde hasta bir fakih var; onu ziyaret etmeye gidiyorum; bana bir diyeceğiniz var mı? - Bir hastayı ziyaret etmek büyük bir fazilettir; hele hele bir fakihin yüzüne bakmak ibadettir. Onun için ben de seninle birlikteziyarete geliyorum. Hasta fakih Muhammed b. Mukatil aynı zamanda Rey şehrinin kadısı idi. Fakihirı evine geldiğimiz zaman güzel ve yük sek bir kâşane ile karşılaştık. Hatem bir müddet düşündü ve sonra şöyle sordu: - Bu gördüğüm bina hakikaten bir fakihe mi aittir? O sırada kapı açılmış ve girmemize izin verilmişti. İçeri girdiğimiz zaman geniş salonlar, gayet kıymetli eşyalar ve bütün bu değerli şeylere uygun zengin perdelerle karşılaştık. Bu manzarayı gören Hatem'in düşünceli tavrı daha da kesin bir hâl aldı. Derken hastanın yattığı odaya girdik. Göze ilk çarpan şey odanın gayet kıymetli ve yumuşak halılarla döşeli oluşu idi. Hasta, gayet rahat bir yatağa uzanmış, başında da kendini yelpazeleyen bir hizmetkâr vardı. Ziyaretçi tüccar, hastanın yanma giderek oturdu. Hatem ise ayakta bekledi. Bir ara gözünü açan hasta ayakta gördüğü Hatem'e oturması için işaret etti. Bu işareti alan Hatem şöyle dedi: - Ben oturmam. - Bir şeye mi ihtiyacın var? - Evet - Nedir ihtiyacın? - Senden bir mesele hususunda bilgi almak istiyorum. Hasta: - Söyle bakalım neymiş meselen? - Evvela yatağında dikilerek otur da ondan sonra sorayım suâlimi!' Bunun üzerine hasta, yatağın içinde doğrularak oturdu. Hatem sualini sormaya başladı. - Sen ilmini kimden aldın? - îtimad edilen birçok âlimden. - Onlar kimden öğrenmişlerdi? - Allah'ın Rasûlü'nün ashabından öğrenmişlerdi. - Ashab kimden öğrenmişti? - Allah'ın Rasûlü'nden. - Allah'ın Rasûlü kimden öğrendi? - O da Cebrail'den, Cebrail ise Allah'tan öğrendi. - Öyleyse söyle bana! Cebrail'in Allah'tan, Rasûl'ün Cebrail'den, sahâbîlerin Rasûl'den, senin hocalarının sahâbîlerden aldığı ilimde; senin evin gibi şatafatlı bir meskene sahip olan insanın Allah nezdindeki mertebesinin yüksek olduğuna dair bir bilgi var mı? - Hayır! - O halde sen nereden işiterek bu debdebeli hayata daldın? Daha doğrusu sana ders veren hocalar ne dediler bu konuda? - Onlardan öğrendiğim şey şu olmuştu: Allah'ın indinde makbul bir kul olabilmek için, âhiret âlemine yönelmek, dünyaya tapmaktan kaçmak ve fakirleri sevmek, âhirete talip olup dünyayabağlanmamak gibi yüce ahlâklar lâzımdır. - Öyleyse sen bu işlerinde kime uydun? Hz. Peygambere mi, sahabîlere mi, salih kimselere mi? Yoksa dünyada ilk tuğla ve taş evler yaptırıp içinde oturan Nemrud ve Firavun'a mı? Ey kötü âlimler! Sizin gibi dünyaya sarılan âlimler, halka çok kötü örnek oluyorlar. Böyle âlimleri gören halk 'Mâdem ki âlim böyle yapıyor, demek ki böyle yapmakta bir günah yok; ben ondan daha üstün ve faziletli değilim ya?' diyerek sizleri takip ediyor. Bundan sonra hiçbir şey söylemeden oradan çıkıp gitti. Bu hâ diseden sonra İbn Mukatil'in hastalığı büsbütün arttı. Hatem ile İbn Mukatil arasında geçenleri işiten halk, Hatem'i ziyaret etmeye başladı. Bu arada içlerinden bazıları Kazvin şehrinde Tenafûsî isimli fakih bir zatın yaşadığını, onun debdebe sinin İbn Mukatil'inkinden kat be kat fazla olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hatem, Tenafûsi'yi görmek için Kazvin'e gitti. Onu bularak huzuruna çıktı. - Ey İmam! Allah'ın rızası üzerine olsun. Ben Acem diyarından gelme garip bir kişiyim; bana dinimin başını ve namazımın anahtarını öğretmeni istiyorum. Bu nedenle bana abdestin nasıl alınacağını öğretmelisiniz. Tenafûsî 'Hay hay, başüstüne' deyip hizmetçisinden abdest kabını istedi. Hizmetkâr, emri yerine getirdi. Tenafûsî oturarak abdest almaya başladı. Bütün âzalarını üçer kere yıkayarak abdes tini aldı ve sonra Hatem'e dönerek şöyle dedi: - İşte abdest böyle alınır! - Lüften yerinizden ayrılmayın. Ben huzurunuzda bir abdest alayım, siz de beni seyredin. Bakalım tarifiniz üzere abdesti öğrenebilmişmiyim? Öğrenememişsem siz beni düzeltin. Hatem başladı abdest almaya. Fakat âzalarını üçer kere yıkayacağı yerde dörder kere yıkadı. Abdest bittikten sonra Tenafûsî şöyle söyledi: - Olmadı, âzalarına fazla su dökmek suretiyle israf etmiş oldun. - Neden israf olsun. - Neden olacak? Azalarını üçer kere yıkayacağına dörder kere yıkadığın için? - Sübhanallah'il-azim! Ben bir avuç fazla su dökmekle müsrif oluyorum da, sen bu kadar debdebe içinde nasıl oluyor da israf etmemiş bir adam olabiliyorsun? Tenafûsî, kendisine gelen kişinin öğrenmeye değil, denemeye geldiğini anladı ve evine kapanarak utancından kırk gün halkın içine çıkamadı. Hatem Bağdad'a geldiği zaman kendisini ziyarete geliyorlar ve şöyle söylüyorlardı: 'Sen Acem diyarından gelme bir garip kişisin; oysa seninle karşılaşan her âlimi susturuyorsun. Bunun hikmeti nedir?' Hatem Tanımda bulunan şu üç hasletle onları susturuyorum' dedi: 1. Hasmım isabetli bir fikir ileri sürdüğü zaman seviniyorum. 2. Şayet hasmım yanılırsa fevkalâde üzüntü duyuyorum. 3. Hasmımı kırmamak için cehaletini yüzüne vurmamaya son derece dikkat ediyorum. Ahmed b. Hanbel, Hatem'in bu sözünü işittiği zaman Sübhanallah! Ne akıllı kişiymiş' diyerek onu ziyaret etmeyi em retmişti. Talebeleriyle birlikte Hatem'in huzuruna vardığı zaman 'Ey Ebu Abdurrahman! Dünyada nasıl selâmette kalınır?' diye bir sual sordu. Hatem: 'Ey Ebu Abdullah! (İmam Ahmed'in künyesi) Beraberinde dört haslet bulunmadıkça dünyada selâmet bula mazsın! 1) Halkın cehaletini affedeceksin. 2) Onlara karşı cehalet göstermemeye azamî dikkati sarfedeceksin. 3. Malını onlara vereceksin. 4) Onlardan hiçbir şey talep etmeyeceksin ve almayacaksın. Hatem, Medine'ye doğru yol aldı. Medine halkı onu karşılamaya çıkmışlardı. Hatem halka şöyle seslendi: 'Ey ahali! Bu şehir hangi şehirdir?' - Allah'ın Rasûlü'nün şehridir! - O halde bana Allah'ın Rasülü'nün kâşânesini gösterin, orada teberrüken iki rek'at namaz kılayım'. - Hz. Peygamberin kâşânesi yok ki; onun küçücük ve basit bir evceğizi vardı. - O halde sahabîlerinkini gösterin, orada kılayım. - Onların da böyle evleri yoktu. Onların evleri yerlere bitişik ve gayet mütevazi evlerdi. - Ey ahali! Öyleyse burası Hz. Peygamberin değil, Firavun'un şehridir. Bu söz üzerine Hatem'i tutup valinin yanına götürdüler: 'Bu yabancı Medine'ye Firavun'un şehri demektedir' diye onu valiye şikayet ettiler. Vali, Hatem'e niçin böyle dediğini sorunca, Hatem: 'Acele etme! Ben Acem diyarından gelme bir garip kişiyim. Bulunduğum yerin neresi olduğunu bilmiyordum. Öğreneyim diye sual sordum. Cevap olarak burasının Hz. Peygamberin şehri olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hz Peygamberin hanesi ne rededir diye soracak oldum ve bana şöyle şöyle dediler...' Hatem daha sonra sözlerine şunu ilâve etti: - Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Gerçekten Allah'ı ve âhiret gü nünü arzulayan ve Allah'ı çok zikredenler için Allah'ın Rasûlü'nde güzel örnekler vardır' (Ahzab/21). O halde ey bu şehrin sâkinleri! Size soruyorum! Hz. Peygamber'e mi, yoksa yeryüzünde ilk tuğla binayı yapan Firavun'a mı uyuyorsunuz? Hatem'in bu suali karşısında cevap vermekten âciz kalan Medineliler dağılıp gittiler. İşte Hatem-i Esem'in hikâyesi budur... Selef-i sâlihînin biyografilerinden bahsettiğimiz yerlerde, on ların nasıl süsü terkedip, mütevazi kıyafetlere rağbet ettiklerini yeri geldikçe beyan edeceğiz. Bu meselede derin bir tedkik yapacak olursak, şöyle bir karara varırız: 'Mubah ile süslenmek haram değilse de, süse fazla rağbet etmek insana ünsiyet kazandırır ve bir daha süsten ayrılmak zor gelir. Konforlu hayatı devam ettirmek için birçok sebeplere tevessül edilir. İşte bunları korumak için de haramın tâ kendisi olan mü dahane etmeyi, halkın iltifatına mazhar olmaya çalışmayı, riyak ârlık yapmayı ve daha başka nice mahzurlu şeyleri yapmayı bera berinde getirir. Onun için sâlim yol, konforlu hayattan uzak kal maktır. Çünkü dünyaya dalan, kesinlikle felâkettedir. Eğer dün yaya dalmakla kurtuluş, yanyana mümkün olabilseydi, Hz. Peygamber bu dünyaya sırt çevirmezdi. Hatta o kadar ki, hutbe okuduğu zaman parmağında bulunan altın yüzüğü ve sırtında bu lunan nakışlı gömleği bile çıkarırdı. Daha neler de neler... Bütün bunların tafsilâtı, kitabımızın ilerideki bölümlerinde ge lecektir. Hikâye edilir ki, Yahya b. Yezid224 İmam Mâlik'e şu mektubu yazmıştır: Rahman ve Rahim Allah'ın ismiyle başlarım. Allah'ın salât ve selâmı evvelin ve âhirin, geçmiş ve bütün geleceklerin efendisi Hz. Muhammed Mustafa'ya olsun! Bu mektup, Yahya b. Yezid b. Abdülmelik'den Mâlik b. Enes'e yazılmıştır. Ey Mâlik! İşitiyorum ki sen ince elbiseler giyerek, elenmiş unlardan yapılmış ekmekler yiyormuşsun. Mefruşat üze rinde oturuyor, kapında nöbetçiler bekletiyormuşsun. Halbuki sen, ilim kürsüsünü işgal eden bir zatsın; tâ uzak diyarlardan develerin göğüsleri dövüle dövüle sana gelini yor. Halk sana koşup seni imam biliyor ve senin sözlerine kulak vererek arkanda gidiyor. O halde ey Mâlik! Allah'tan kork ve tevazûdan ayrılma. Benden sana bir nasihat olmak üzere bu mektubu yazıyorum. Mektubumun içindekileri Allah'tan başka kimse bilmiyor. Allah'ın selâmı üzerine olsun'. İmam Mâlik cevap olarak Yahya'ya şu mektubu yazar: Rahman ve Rahim Allah'ın ismiyle mektubuma başlıyorum. Allah Teâlâ, efendimize, onun âline ve ashabına sâlat ve selâm etsin. Bu mektup, Mâlik b. Enes'den Yahya b. Yezid'e yazılmıştır. Allah'ın selâmı üzerine olsun! Mektubunuz elime geçti. Nasihat, şefkat ve edeb olarak kal bimde yerleşti. Allah Teâlâ seni takvâ ile bezesin. Nasihatından dolayı sana hayırlar ihsan etsin. Ben Allah'tan tevfikini isterim. İbadete doğru atılan adımlar ve günahtan dönmek, ancak büyük Allah'ın verdiği kuvvet ve kudretle olur. Benim elenmiş unlardan yapılmış ekmekler yemem, ince elbiseler giymem, kapımda nöbetçiler beklet mem ve yumuşak minderler üzerinde oturmam meselesine gelince; bunların hepsini yapar ve Allah'tan af dileriz. Zira, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti (elbiseleri) temiz ve helâl rızıkları kim haram etmiştir? De ki: Bu ziynet ve hoş rızık, dünya hayatından iman edenler içindir. (Kâfirler de faydalanır) Fakat kıyamet gününde yalnız mü'minler için dir. Böylece ayetleri açıklıyoruz. (A'raf/32) Hiç şüphe yok ki, ben bunları yapmamanın, yapmaktan daha hayırlı olduğunu çok iyi biliyorum. Mektubunu bizden esirgeme! Biz de size daima mektup göndermeye devam edeceğiz. Allah'ın selâmı senin üzerine olsun! İmam Mâlik'in insafını görüyorsunuz! Helâl olduğu halde debdebe ifade eden şeyleri giymemeyi giymekten iyi buluyor. Fakat helâl olanı yapmak için fetva vermekten de bir an olsun geri durmuyor. Hazret, iki fetvada haklıdır. İmam Mâlik gibi büyük bir insan dahi, nasihatla kendisine çeki düzen veriyor. Çünkü kendisini ku surlu bulabiliyor. O Mâlik ki mübahların hududunda kendini dur durmaya muktedir bir insandır. Mübahları elde etmek için dalka vukluk, riyakârlık ve gayri meşru işlere kaymaz. Fakat herkes İmam Mâlik gibi mübahların hududunda kendini tutmaya muk tedir olamaz. Onun için bu gibi insanların normali aşan mübah larla lezzetlenmeleri kendileri için büyük tehlikedir. Nefsine hâ kim olamama ihtimali bulunan kimselerin aşırı bir derecede mü baha dalmaları korku makamından uzak kaldıklarını gösterir. Halbuki âlimlerin özelliği Allah'tan çokça korkmaktır. Korkunun belirtisi ise, tehlike kokusu bulunan sahalardan uzak durmaktır. Ahiret âlimlerinin alâmetlerinden birisi de, sultanlara sokul maktan uzak kalmaktır. Yanlarına yaklaşmak zorunda kalındığı takdirde hiçbir şekilde onlara sokulmamaktır. Hatta sultanlar, kendi kapılarına gelse bile onlara yakınlık göstermekten kaçınmalıdır; zira dünya tatlıdır, zarar verici yemyeşil bir mera gibidir. Bu tatlı ve zevkli meranın gemleri sultanların elindedir. Sultanlara yaklaşmak isteyen bir kişi onları memnun etmek zo runda kalır. Zâlim olsalar bile kalplerini kazanmaya gayret sarfe der. Halbuki her dindar insanın vazifesi, sultanların kötülüklerini kabul ve tasvip etmemektir, Sultanların kötülüklerini söylemek suretiyle göğüslerini daraltmak vazifesi dindar kişilere düşmektedir. Uygunsuz olan hareketlerini takbih etmek gerekmektedir. Bu bakımdan, onların yanına girip çıkan kişiler ya onların debdebele rine bakar, bu debdebeye nisbetle kendisine verilen nimetleri küçük görmeye başlar; yahut da nimetlere kavuşmak maksadıyla onların uygunsuz hareketlerine katılmak zorunda kalır veya onları kendisinden razı etmek ve kendilerini hoşnut etmek için güzel ve met hedici konuşmalar yapar bu davranış ise apaçık bir iftiradır veya ellerindeki dünyalıktan tam istifade etmeye kalkar. Bu ise haram dan başka birşey değildir. Sultanların mallarından ve sahip olduk ları şeylerden nelerin alınıp nelerin alınmayacağını ilerideki Helâl ve Haram bölümünde izah edeceğiz. Kısaca sultanlarla yakın ilişkiler kurmak her şerrin anah tarıdır. Âhiret âlimlerinin yolu, ihtiyatı katiyyen elden bırakmamaktır. Kim çölde yaşarsa, (kalbi) katılaşır. Avlanan kişi de, Allah'tan gafil olur; sultana sokulan ise, fitnelere düşer.225 Benden sonra başınıza bir kısım yöneticiler geçecektir; on lardan kabul edeceğiniz hareketler olduğu gibi redde deceğiniz hareketler de olacaktır. Onların hareketlerini red deden bir kimse, kendini günahtan korumuş olur. Onları hoş görmeyen bir kimse ise, selâmette kalır. Fakat onlara tâbii olan ve hallerinden razı bulunanı Allah rahmetinden uzaklaştırır. Sahabe 'Biz onlarla muharebe edelim mi?' diye sorunca, Hz. Peygamber 'Hayır! Onlar namazı kıldıkça onlarla muha rebe etmeyiniz'dedi.226 Süfyan es-Sevrî şöyle buyurmuştur: 'Cehennemde bir vâdi vardır; oranın sakinleri padişahları ve sultanları ziyaret eden âlimlerdir'. Hz. Huzeyfe b. Yeman şöyle buyuruyor: 'Fitne yerlerinden sakınınız!' 'Fitne yeri hangisidir' diye sorulduğunda Huzeyfe şöyle cevap verdi: 'Emirlerin kapılarıdır. İçinizden herhangi birisi emî rin huzuruna girdiği zaman mecbûren emîrin yalanlarını tasdik edip, onda bulunmayan meziyetleri sayıp dökecektir'. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Âlimler, yöneticilerle düşüp kalkmadıkça insanlar arasında peygamberlerin vekilleridir. Fakat yöneticilerle düşüp kalkmaya başladıkları zaman peygamberlere ihanet etmiş olurlar. İşte o zaman böyle âlimlerden kendinizi korumak için uzaklaşınız.227 A'meş'i ziyarete gelenler 'Çok çok talebe yetiştirmek suretiyle ilmi ihya ettin' dediler. A'meş 'Hüküm vermekte acele etmeyin! Benden ilim öğrenenlerin üçte biri öldü, hem de yetişmeden. Üçte biri ise padişah kapısından ayrılamamakta ve böylece insanların en kötüsü olmaktadır. Kalan üçte birinin de çok az bir miktarı fel âha kavuşur' buyurdu. Bu hikmete işaret etmek için, Said b. Müseyyeb İdareci sınıfla düşüp kalkan âlimler buğzedilmeye en müstahak kimselerdir', buyurmuştur. Evzâî 'Allah nezdinde, olur olmaz zamanlarda yöneticilerin huzuruna çıkan âlimlerden daha fazla buğzedilmeye lâyık kul yok tur' demiştir. Alimlerin en şerlileri yöneticilerin, yöneticilerin en iyisi de âlimlerin ayağına gidenlerdir.228 Mekhûl şöyle demiştir: 'Kur'an'ı öğrenip, fıkıh ilmini elde et tikten sonra, servetinden istifade etmek maksadıyla sultana yaklaşan ve ona dalkavukluk eden kimse, bu maksatla attığı adımlar sayısınca cehennem denizine yaklaşmış olur'. Semnun229 şöyle der: 'O ne kötü âlimdir ki, birşeyler öğrenmek için meclisine gidenler, emîrin yanında olduğunu öğrenirler'. Yine Semnun Şöyle buyurmuştur: 'Daha evvel, hocalarımdan dinlemiştim, diyorlardı ki: Âlimin dünyaya bağlı olduğunu gördüğünüz zaman kendisini din hususunda itham ediniz. (Yani dinî konularda ona güvenmeyiniz!) Ben bunu bizzat denedim. Padişahın huzuruna girip çıktığım zaman nefsimi hesaba çektim ve gördüm ki, bazı yerlerde tehlikeye girmişim. Halbuki herkesin bildiği gibi, sultana karşı en ağır ve en galiz konuşmayı ben yapıyordum. Ona en çok ben muhalefet gösteriyordum. Buna rağmen, yine de tam mânâsıyla tehlikelerden kurtulamıyordum. Bir yudum suyunu içmediğim ve hiçbir şeyini kabul etmediğim halde, benim yerime bir başkasının onun yanına gitmesini istiyor dum'. Sözüne devamla şöyle buyurmuştur: 'Zamanımızdaki âlimler Benî İsrail âlimlerinden daha kötüdür. Çünkü zamanımızın âlim leri, sultanların istediği ruhsatı ve fetvayı veriyor ve onların is tediği gibi konuşuyor. Şayet sultana, vazifelerini hatırlatan konuşmalar yapsa idiler ki sultana pek ağır gelecektir. Onun için bu kişilerin bir daha huzuruna gelmelerini istemiyecektir ve böyle olunca da Allah nezdinde kurtulmuş olacaklardı'. Hasan Basrî şöyle buyurmuştur: 'Sizden evvel, İslâm dininde ve Hz. Peygamber'in sohbetinde râsih bir kimse vardı. (Abdullah b. Mübârek, bu kişinin Sa'd b. Ebi Vakkas olduğuna işaret etmiştir) Bu zat, yöneticilerin yanına girip çıkmaz, aksine, onlardan daima kaçardı. Bundan dolayı ihtiyaç içerisinde kalan çocukları kendi sine 'Yöneticilerin yanına girip çıkanlar hiçbir şekilde senin ka dar Hz. Peygamber ile sohbet etmemişler ve senden evvel müslü man olmamışlardır. Öyleyse sen de bu yöneticilerin huzuruna gi rip çıksan ve bize birşeyler temin etmeye çalışsan iyi olur' dediler. Adam 'Evlâtlarım! Dört tarafından leşlerle çevrilmiş bir yere mi gideyim? Allah'a yemin ederim ki, gücümün yettiği nisbette o leşlerin içine düşenlerle birlikte olmayacağım' dedi. Çocukları İyi ama, bak biz fakirlikten dolayı neredeyse helâk olup gideceğiz. Hâlimizi görmüyor musun?' deyince, adam 'Evlâtlarım! Zayıf fa kat imanlı olarak ölmem, kuvvetli fakat münafık olarak ölmemden daha iyi gelir bana' diye cevap verdi. Hasan sözlerini şöyle bitirir: 'Allah'a yemin ederim ki toprak, insanın bedeninde bulunan et ve yağı yiyebilir, fakat imanı asla! :O zat, imanıyla çocuklarını mağlup etti'. Bu kıssada, sultanın huzuruna çıkan kişinin kendisini kötü lüklerden kurtaramayacağına işaret vardır. Sultanın huzurunda daima nifak tehlikesiyle karşı karşıya kalır insan. Nifak ise imanla katîyyen bağdaşmaz. Ebu Zer el-Gıfârî, Seleme'ye şöyle hitab etmişti: 'Ey Seleme! Sakın sultanların kapılarına gitme. Zira onların dünyalıklarından ne kadar alırsan, senin dininden, daha fazlasını alırlar'. Yöneticilere yaklaşmak, onlarla yakınlık tesis etmek, âlimler için en büyük fitnedir. Böyle bir hal, şeytanın, insanı nifaka düşürmek için kullandığı en büyük vesiledir. Hele sultanlara so kulan, onlara yaklaşan âlimler konuşmalarıyla sultanlara ve yö neticilere makbul ve hoş görünmeye çalışırlarsa... Vay bunların haline!.. Şeytan onlara, hep böyle konuşmalarını telkin eder. Ayrıca şöyle telkinlerde bulunur: 'Yöneticilerin huzuruna gi dip onlara va'z ve nasihatta bulunabilir, onları, yapacakları zu lümlerden alıkoyabilir ve şeriatın teşvik edilmesine vesile olabilirsin'. Şeytan, bu telkini yapa yapa âlimlerin kalbine, yöneticilerin yanına gitmenin dinî bir vazife olduğu fikrini yerleştirir. fakat âlim, yönetici ile temas ettikçe, bir de bakar ki, yöneticinin hoşlandığı türden konuşmalar yapmakta ve türlü dalkavukluk larla, onu haddinden fazla pohpohlamaktadır. İşte bütün bu hare ketler, kişinin kalbinden din hissini silip süpürmektedir. Eskiler şöyle derler: 'Âlimler, öğrendikten sonra amel eder ve amel ettikleri zaman öğrenmeyle meşgul olurlardı. Böyle zaman larda kimse onları ortalıkta görmezdi. Bunun için de onlar, aranırlardı. İşte bu âlimler, ele geçmemek için bucak bucak kaçarlardı'. Âdil halife Ömer b. Abdülâziz, Hasan Basrî'ye şöyle yazar: 'Allah yolunda yardımcı olabilecek âlimleri bana bildir'. Hasan Basrî. halifenin mektubuna şu cevabı verdi: 'Dindar âlimler senin yanında bulunmayı istemez; sen de, dünyaya dalan âlimleri iste mezsin. Fakat sana vereceğim bir nasihat varsa, o da şudur: Neseb bakımından şerefli olanları ara! Çünkü onlar, şereflerini hiyanetle kirletmezler. Zamanının en büyük zâhidi ve en âdil halifesi olan Ömer b. Abdülâziz'e yaklaşmak bu kadar zararlıysa, böyle bir zâta dindar âlimler sokulmaktan korkarlarsa, artık diğer yöneticilere yaklaşmanın nasıl bir kötülük getireceğini bir düşün! Hasan Basrî, Süfyan es-Sevrî. İbn Mübârek, Fudayl b. Iyaz, İbrahim b. Edhern ve Yusuf b. Esbat gibi selef âlimleri, Mekkeli, Şamlı ve daha başka memleketli dünya âlimlerinin aleyhinde konuşurlardı. Bu konuşmaları iki sebebe dayanmaktaydı. Aleyhlerinde konuşulan bu âlimler, ya dünyaya sımsıkı bağlanmış veya yöneticilerle sıkı münasebet kurmuşlardı. Âhiret âlimlerinin alâmetlerinden biri de, fetva vermek heve sinde olmamalarıdır. Hattâ bu âlimler, sükûtla geçiştirme imkânı buldukları yerde, fetva vermekten şiddetle kaçınırlar. Sorulan mesele hakkında Kur'an, Sünnet, İcmâ-ı Ümmet veya açık kıyasla kesin bir bilgi sahibi oldukları takdirde cevap verirlerdi. İctihad ve tahminle doğru cevap verebileceğini zanneden bir kimse, kendi sine bir mesele hakkında sual sorulduğu zaman ihtiyatlı davran malı ve böyle bir sualin sahibini, eğer varsa kendinden daha ehil birisine göndermelidir. İşte fetva hususunda en sağlam yol budur. Zira ictihad etmek suretiyle suallere cevap vermeye kalkmanın tehlikeleri büyüktür. Bir hadîste şöyle buyurulmuştur: İlim üç şeyden ibarettir: Allah'ın apaçık kitabı; Rasûlunün sabitleşmiş olan sünneti ve La Edrî (Bilmiyorum) demek.230 Şa'bî şöyle demiştir: 'Lâ edrî (bilmiyorum) demek ilmin yarısıdır'. Bir mesele hakkında sual sorulduğu zaman, cevabı bilinmi yorsa, Allah rızası için susmak, konuşmaktan daha az ecir getir mez. Çünkü bilmediğini ikrar etmek herşeyden zor gelir nefse... İşte sahabe-i kiram ve onları tâkip eden selef âlimlerinin âdetleri böyle idi. İbn Ömer'den bir fetva istendiği zaman şöyle derdi: İnsanların idaresini yüklenen şu emire gidiniz! Bunun mesuliye tini, (şayet varsa) onun omuzlarına yükleyiniz'. İbn Mes'ud şöyle buyurmuştur: 'İnsanların her sorusuna ce vap veren kimse mecnundur. Alimin kalkanı La Edrî (Bilmiyorum) demektir. Şayet âlim, bu kalkanı elinden bırakırsa öldürücü darbeler yer'. İbrahim b. Edhem şöyle buyurmuştur: 'Bir ilimde konuşan, fa kat bir başkasında susan âlimden daha fazla, şeytanı sinirlendiren hiç kimse yoktur. Şeytan der ki: 'Şu adama bakınız! Konuşmaması, konuşmasından daha zor geliyor bana!' Bir kısım âlimler, evliyalardan olan abdalları şöyle vasıflandırmışlardır: 'Onlar, ihtiyaç olmadıkça yemez, uyku zor lamadıkça uyumaz ve mecbur olmadıkça da konuşmazlar. Yani sorulmadıkça konuşmazlar. Sorulduğu zaman, kendilerinden daha doğru cevap verebilecek biri varsa suali ona havale ederler. Fakat böyle biri bulunmadığı zaman mecburen cevap verirler. Onlara göre, sorulmadığı halde konuşmak, konuşmaya karşı du yulan şehvetin tâ kendisidir'. Hz. Ali ile Abdullah b. Abbas, halka va'z eden birinin yanından geçerken, birbirlerine şöyle demişlerdir: 'Bu kişi cemaata, 'beni tanıyınız' demek istiyor herhalde'. Bâzı âlimler şöyle buyurmuştur: 'Âlim, kendisine sual so rulduğu zaman, sağlam bir dişi çekilmiş gibi ızdırap duyan kim sedir'. İbn Ömer 'Ey millet! Bizi cehennem üzerinde bir köprü yapıp üzerimizden geçmek mi istiyorsunuz?' demiştir. Ebu Hafs en-Nisaburî de şöyle der:231 "Hakiki âlim, sual so rulduğu zaman, kıyamet günü 'Onun cevabını nereden aldın?' su ali karşısında kalmış gibi korkudan titreyendir". İbrahim et-Teymi'den232 bir sual sorulduğu zaman ağlamaya başlar ve derdi ki: 'Başkasını bulamadınız mı ki, bana muhtaç oldunuz?' Ebu Âli er-Rıyahî,233 İbrahim b. Edhem ve Süfyan es-Sevrî, ancak iki-üç kişilik cemaata va'z ve nasihat ederdi. Konuşmayı dinleyenler çoğaldığı zaman va'z ve nasihatlarını kesip, kalkar gi derlerdi. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Üzeyir'in peygamber olup olmadığını bilmiyorum. Tubba'nın mel'un olup olmadığını bilmiyorum. Zülkarneyn'in nebî olup olmadığını bilmiyorum.234 Hz. Peygamberden 'Yeryüzünün neresi en hayırlı, neresi en şerli yeridir?' diye sorulduğunda, buna 'Bilmiyorum' diye cevap verdi. Cebrail gelince Hz. Peygamber aynı suali Cebrail'e tevcih etti. Cebrail de 'Bilmiyorum' şeklinde cevap verdi. Allah Teâlâ, Cebrail'e 'Yeryüzünün en hayırlı yerinin mescidler ve en kötü yerinin de çarşılar' olduğunu bildirinceye kadar durum aydınlanmadı.235 İbn Ömer'e on mesele sorulursa yalnız birine cevap veriyor, dokuzunda susuyordu. Fakihler arasında 'bilmiyorum mânâsına gelen lâ edrî lafzını kullananlar, 'Biliyorum mânâsına gelen Edrî lafzını kullanandan daha fazlaydı. Süfyân-ı Sevrî, İmanı Mâlik, İmam Ahmed, Fudayl b. İyaz, Bişr el-Hafî bunlardandı. Abdurrahman b. Ebİ Leylâ şöyle der: 'Medine'nin şu mesci dinde Hz. Peygamber'in 120 arkadaşına yetiştim. Onlardan her hangi birine, bir hadîsin mânâsı veya bir fetva sorulduğu zaman arkadaşından, buna cevap vererek sualin manevî yükünden ken disini kurtarmasını rica ederdi'. Başka bir ibarede de şöyle denmiştir: 'FIkhî bir mesele onlar dan birine havale edildiği zaman, herkes bir diğerine devreder, so nunda döne dolaşa ilk sorulana geri dönerdi. O zaman cevap ver mek durumunda kalırdı. Rivayet edilir ki: Ashab-I Suffe'den birine, pişirilmiş bir koyun başı hediye edildi. Karnı çok aç olduğu halde onu yanındaki ar kadaşına ikram etti. Arkadaşı yanındakine, o da yanındakine dev rederek pişmiş baş, döne dolaşa ilk sahibinin eline geldi. Bir de zamanımıza bakınız! Bu durumun aksine hareket edildiğini açıkça göreceksiniz. Eskiden âlim, aranandı, şimdi arayan; uzak durulması gere ken emirler de aranan oldu. Derhal fetvaya teşebbüs edilmemesi hususunda bizi ikaz eden en güzel delil Hz. Peygamber'in şu hadîsidir: Ümmetime ancak üç sınıf insan fetva verebilir: 1- Emîr, 2-Memur, 3- Hiçbir asla ve esasa dayanmayan hikâyeleri ve kıssaları karıştırarak tefsir eden kimse.236 Hz. Peygamber'in mübarek arkadaşları dört vazifeyi birbirle rine havale ederlerdi: 1. Namazda imam olmayı 2. Bir ölünün vasiyetini yerine getirmek görevini üstlenmeyi 3. Emanet saklamayı 4. Fetva vermeyi Bir kısım âlimler şöyle buyurmuştur: 'Fetva vermede herkes ten önce davranan ilimsiz, en çok kaçanlar da müttaki kişilerdir'. Sahabe-i Kiram ve tâbiîn (Allah hepsinden razı olsun), beş işle meşgul olurlardı: 1) Kur'an okumak; 2) Mescidleri (ibadetle veya servetle) tâmir etmek; 3) Allah'ı anmak; 4) Durmadan emr-i bi'l-mâruf yapmak; 5) Durmadan nehy-i an'il-münker yapmak. Böyle yapmalarının sebebi Hz. Peygamberden dinledikleri bir hadîs-i şerîf idi; Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Âdemoğlunun bütün konuşmaları kendi aleyhindedir. Ancak üç konuşma bu hükmün dışındadır: 1) Mârufu (iyiyi) emretmek, 2) Münkeri (kötüyü) yasakla mak, 3) Allah'ı zikretmek237. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hayır yoktur. Yalnız sadaka, yahut iyilik, ya da insanların arasını düzeltmeyi emreden(in konuşması) müstesnâ. Kim Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla bunu yaparsa, yakında ona bü yük bir mükafaat vereceğiz.(Nisâ/114) Kûfeli rey sahibi âlimlerden bazılarına bir kısım âlimler rü yada sordular: 'Dünyada verdiğiniz fetva ve reylerden dolayı ne gibi bir muameleye tâbi tutuldunuz?'Rey sahipleri, yüzleri buruşuk bir şekilde, başlarını çevirerek dediler ki:'Bir fayda görmediğimiz gibi, üstelik zarara da uğradık'. İbn Hasin238 şöyle buyurmuştur: 'Zamanımızdaki âlimlerin, sual sormaya gelenlere hemen fetva verdiklerini görürsünüz. Halbuki bu husus, Hz. Ömer devrinde bizzat kendisinden sorul saydı, o, Bedir savaşına iştirâk etmiş bütün sahabîleri toplar, on larla iştişare eder ve sonra cevap verirdi. Demek ki, ilim sahiplerinin en bariz vasıflarından biri de sus maktır. Ancak zaruret hâli hariç... Nitekim bir hadîs-i şerîf te şöyle buyurulmaktadır: Kişiyi sükût ve zâhidlik içinde gördüğünüz zaman, ona so kulunuz; çünkü ona hikmet telkin olunuyor.239 Şöyle denmiştir: Âlimler iki kısımdan ibarettir: 1. Halk tabakasını eğiten âlim ki, bunlar yöneticilerin de yakınları olup fetva veren âlimlerdir. 2. Havass âlimi, kalplerin amellerini ve tevhid ilmini bilen bu âlimler zaviyelerde, dağınık olarak yaşayan ve İslâm'ı yaşatan âlimlerdir. Eskiler şöyle söyler: 'Ahmed b. Hanbel'in durumu Dicle neh rine benzer. Şöyle ki: Herkes ondan, avucunu doldurarak kana kana içer. Bişr b. Hars'ın durumu ise, kapalı ve tatlı suyu olan bir kuyu gibidir. İnsanlar ancak nöbetle ve birbirinin ardı sıra kuyu nun başına gelebilirler'. Salih seleflerimiz şöyle söylerlerdi:'Falan adam gerçekten bir âlim, filân ise, yalnız, konuşan bir adamdır. Falan insan da Allah'a çokça ibadet eden kişidir'. Ebu Süleyman b. Atiyye ed-Daranı 'Mârifet, konuşmaktan daha fazla sükûta yakındır' buyurmuştur. 'İlmin çoğalması konuşmayı azaltır. Konuşmanın çoğalması ise ilmi azaltır' denilmiştir. Selman-ı Farisî, Hz. Peygamberin kendisine kardeş yaptığı Ebu Derda hazretlerine şöyle bir mektup yazmıştır: 'Kardeşim, kulağıma gelen haberlere göre, sana gelen hastaları bir doktor ola rak tedavi ediyormuşsun. Bu hususta dikkatini çekerim. Şayet dok tor isen konuş! Ancak bu takdirde konuşmanda fayda vardır. Eğer kendini doktor zannediyorsan, o zaman böyle bir işi yapmaya kalkma! Zira sana gelen müslümanlar senin elinle ölmüş olurlar'. Selman'ın bu mektubunu alan Ebu Derda, yaşadığı müddetçe kendisine getirilen meseleleri çok düşünür ve öyle cevaplandırırdı. Sahabe-i Kiram'dan Enes b. Mâlik'e bir mesele sorulduğu za man, 'Efendimiz Hasan Basrî'den sorunuz' diyerek sual sahibini Hasan'a gönderdi. Sonra şöyle dedi: 'Çünkü o hıfzetmiş, biz ise unutmuşuz'. İbn Abbas'a bir mesele sorulduğu zaman şöyle derdi: 'Bu suali Hâris'e veya Câbir b. Zeyd'e sorunuz'.240 İbn Ömer'den bir mesele sorulduğunda Said b. Müseyyeb'e ha vale ederdi. Hikâye edildiğine göre; sahabe-i kirâmdan birisi, Hasan Basrî'nin huzurunda yirmi adet hadîs rivayet etmişti. Cemaat arasında bulunan bir zat, bu hadîslerin mânâsını râvi'den sorduğu zaman (hadîsleri, rivayet eden zâtın tefsir etmesini is tediğinde) sahabî şöyle cevap verdi: 'Ben ancak râviyim, tefsirini bilmem, hepsi o kadar..' Bu söz üzerine Hasan Basrî, rivayet edilen hadîsleri teker teker tefsir etti. Orada bulunan cemaat, hazretin hıfzına ve tefsir kaabi liyetine hayran oldu ve'Doğrusu çok güzeldi' dediler. Bu sözü duyan hadîs râvisi sahâbî, yerden bir avuç kum alarak hazır bulu nanların yüzüne serpti ve'Bunun gibi bir büyük âlimin yanında iken nasıl oluyor da bana sual soruyorsunuz?' demek suretiyle onları azarladı. Âhiret âlimlerinin alâmetlerinden birisi de, âhiret yolunu bil meyi, kalbini murakabe altında tutmayı, bâtın ilimleriyle meşgul olmayı birinci plânda tutmak ve bu güzellikleri mücâhede ve mu rakabe ile elde etmeye ihtimam göstermektir. Zira mücâhede, in sana müşahede kaabiliyeti verir. Kalp ilimlerinin inceliklerini bilmek de kalpteki hikmet pınarlarının gürül gürül akmasına ve sile olur. Kitaplar ve öğrenilenler bunları elde etmek için yeterli değildir. Sayılmayacak kadar çok ve hiçbir inhisar kabul etmeyen hikmet, ancak, mücâhede, murakabe, zâhir ve bâtın amellerini edâ etmek, kalp huzuru ve saf bir fikirle tenha bir yerde Allah Teâlâ ile mânen beraber olmak suretiyle elde edilir. Her şeyden tamamen alâkasını kesip sadece Allah'a yönelmek, ilâhî keşfin anahtarıdır. Nice öğrenciler vardır ki, öğrenmek için uzun zamanlarını sar-fetmelerine rağmen dinledikleriyle bir derece bile ileri gide memişlerdir. Nice kimseler de sadece öğrenilmesi mühim olan meseleleri öğrenir, kalan zamanlarını amel ve murakabeye has reder, Allah Teâlâ da ona insan aklını durduracak hikmet ve ince liklerin kapılarını açar. Hz. Peygamber (s.a), bu hikmeti anlatmak için şöyle demiştir: Bildiği ile amel eden bir kimseye, Allah Teâlâ bilmedikleri nin ilmini de bildirir. Evvelki kitaplarda şöyle yazılıdır: 'Ey İsrailoğulları! İlim gök tedir, onu yere indiren kim? İlim yerlerin derinliklerindedir, onu yeryüzüne çıkaran kim? İlim denizlerin ötesindedir, denizleri aşıp o ilimleri getiren kim? demeyiniz. Çünkü ilim bizzat kalbinizdedir. Benim huzurumda ruhânilerin edebiyle edebleniniz, sıddîkların ahlâklarıyla ahlâklanınız ki, ben de size, sizi soracak ve sizi ilim sahibi yapacak derecede ilim vereyim, kalbinize ilham edeyim'. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî:'Zâhidler, âbidler ve âlimler, kalp leri kilitli olduğu halde, dünyadan göçüp giderler. Ancak sıddîk ve şehidlerin kalpleri açılmıştır' dedikten sonra şu ayeti okudu: Gaybın anahtarları Allah'ın katındadır. Onları ancak Allah bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O'nun bil gisi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek tane, yaş ve kuru herşey Allah'ın ilmindedir. (Levh-i Mahfuz'dadır).(En'am/59) Eğer kalbi bâtın nuru ile nurlanmış kalplerin, zahirî ilimlere hâkim olması mümkün olmasaydı Hz. Peygamber şu sözü söyle mezdi. Sana fetva verseler de, sana fetva verseler de, sana fetva ver seler de sen yine kalbine danış! Hz. Peygamber, Allah Teâlâ'dan ilham yoluyla almış olduğu bir hadîsi kudsî'de şöyle der: Kulum nafile ibadetlerle durmadan bana yaklaşa yaklaşa, nihayet öyle bir an gelir ki, onu sevmeye başlarım. Onu sevdiğim zaman, onun duymasına vasıta olan kulağı ve görmesine âlet olan gözü olurum. Çalışan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden istediği zaman mutlaka veririm. Bana sığındığı zaman onu mutlaka korurum. Ölümden korktuğu için ölümü istemeyen mü'min kulumun nefsi günaha gir mesin diye ruhunu alırken, tereddüt ettiğim kadar hiçbir işte tereddüt etmem.241 Halbuki o, nefsin ölmesi mutlaka lâzımdır.242 Kur'an'da nice esrar vardır ki kendilerini zikre ve fikre adamış kimselerin kalplerine doğar. Tefsir kitaplarında o sırlar bulunmaz. Müfessirlerin en büyükleri bile bu sırlara vâkıf olamaz. Kalbini murakebe eden müride bu mânâlar görünüp müfessir lere arzedildiği zaman, anlayışla karşılanır ve iltifat görür. Çünkü olanlar bilirler ki bu esrar, Allah'a yönelmiş yüce himmetlilerin ve ilâhî lûtuf ve temiz kalplerin işaretidir. Mükâşefe ve muamele ilimlerinin sırları da aynen böyledir. Çünkü her ilim, bütünüyle ihâta edilemeyen engin bir denizdir. Herkes kaabiliyeti ve nasibi kadar bu denize dalabilir. Bu denize dalmanın en büyük vasıtası salih amel ve güzel işlerdir. Âhiret âlimlerinin vasfını Hz. Ali (r.a), uzun bir hadîste şöyle izah eder: Kalpler, tıpkı kaplara benzer. Onların en hayırlısı iyiliğe kap olanıdır. İnsanlar üç sınıfa ayrılırlar: 1) Rabbanî âlimler, 2) Kurtuluş yolundaki öğrenciler, 3) Her konuşana tâbi olan, her rüzgara gönül veren, ilim nuruyla nurlanmayan, ilmin herhangi bir temeline sırtını dayamayan, kıymetsiz halk ta bakası. İlim, maldan çok çok hayırlıdır. Çünkü ilim seni, sen de malını korursun. İlim öyle bir şeydir ki, verdikçe çoğalır; mal ise vermekle azalır. İlim dindir, çünkü kişi, di nini ilim vasıtasıyla bilir, ibadetleri ve yapacağı bütün işleri onun sayesinde öğrenir. Öldükten sonra, kişi, ilmiyle iyi bir şekilde yâd edilir. İlim hâkimdir, mal ise mahkûm. Malın kaybolmasıyla verdiği menfaat de kaybolur. Mal toplama gayretine düşenler diri oldukları halde birer ölü sayılır. Alimler ise, kıyamete kadar bâki kalırlar; onlar ölmezler'. Bu sözleri söyleyen Hz. Ali (r.a), derin derin nefes alarak konuşmasına şöyle devam etti: (Göğsünü göstererek) İşte burada büyük bir ilim vardır. Keşke o ilmi omuzlarına alabilecek birisine rastlasaydım. mânâyı başka bir kelimeyle ifade etmek imkânından mahrum olduğumuz için kelimeyi olduğu gibi çevirmek mecburiyetinde kaldık. Okuyuculardan bu ibareyi Allah'ın ulûhiyetine yakışır bir şekilde yorumlamalarını istir ham ederiz. Allah cümlemize doğruyu buldursun! Emin olmadığım talihler buluyorum hep; ki onlar ilmi, dün yevî arzularına vesile ittihaz ediyor ve alet yapıyorlar. Allah'ın velilerine, Allah'ın verdiği nimetle dil uzatıyor; Allah'a delâlet eden ilmi, halkın aleyhinde kullanıyorlar. Veya ehl-i hakka itâat eden birini görüyorum; onların da ba sireti olmadığı için şüpheli bir şeyle karşılaştığı zaman der hal şüpheye düşüyor. Demek ki göğsümde bulunan ilmi ne buna ve ne de öbürüne vermek imkânı yoktur. Bazen de bu ilme dünya lezzetlerine dalmış, şehvetlerinin arkasında gi den bir kimse talip çıkıyor veya mal toplamaya dalan ve nefsî hevasının peşinde koşan talip oluyor. Bunlara en çok benzeyenler, çayırda otlayan hayvanlardır. Sözlerine şöylece devam etti: İşte, ilmin hakikî talipleri öldüğü zaman ilim de böylece ölüyor. Fakat Allah'ın izn-i keremi ile yeryüzü, Allah'ın di nini savunan insanlardan hiçbir zaman mahrum kalmaz. Böyleleri, ya herkes tarafından bilinir veya Allah'ın delilleri ve beyyineleri, tamamen kaybolmasın, iptal edilerek ortadan kaldırılmasın diye gizli kalmayı tercih ederler. Fakat sayıları ne kadardır ve nerededirler? Bunlar sayıca çok az, kıymetçe büyüktürler. Şahısları gizli, fakat hatıraları kalp lerde saklıdır. Allah Teâlâ onlarla delil ve hüccetlerini mu hafaza eder. Tâ ki sonraki nesillere, bu hüccetleri teslim et sinler ve kendilerine benzeyenlerin kalplerine de o fikirleri eksinler. İlim, bunları, işin hakikatine vakıf kılmış, gene bunlar yakînin ruhunu bilfiil elde etmiştir. Onun için, dünya ehline çok zor gelen meseleler bunlar için gayet ko laydır. Gafillere yabancı gelen konular bunlara çok yatkın görünür. Bu kişiler, bedenleriyle dünyada görünseler de ruhlarıyla en yüce makama bağlıdırlar. Onlar bütün mahl ûkat içinde Allah'ın veli kullarıdır. Yeryüzünde Allah'ın, Allah için çalışan kulları, halkı hakka davet eden dellâllardır'. Hz. Ali daha sonra ağlayarak sözlerine şunları ilâve etti: Ey bunları görmek isteyen gönlüm! Neredesin? İstersen gel, sen de hazırlan! İşte Hz. Ali'nin son olarak zikrettiği, âhiret âlimlerinin vasıfları bunlardır. O vasıflar sadece mücâhede ve amelle elde edilir. Âhiret âlimlerinin alâmetlerinden biri de, yakinin takviyesine son derece ihtimam göstermekti. Çünkü din servetinin bütün sermayesi yakîn'dir. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyuruyor: Yakîn, imanın tamamıdır.243 O halde, yakîn ilminin öğrenilmesi mutlaka gereklidir. Yakîn ilminden gayem, bu ilmin başlangıcıdır. Çünkü bir ilmin başlangıcı elde edildiği zaman kalp için hepsini kavramanın yolu açılır. Bu hikmete binaen Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Yakîn'i öğrenin!244 Hadisi şerifin mânâsı şudur: Yakîn mertebesine erenlerle bir arada oturunuz. Onlardan yakîn ilmini dinleyiniz. Nasıl onların yakînleri kuvvetlenmişse sizin de yakîniniz kuvvetlensin diye on lara daima uymaya çalışınız. Yakîn1 in azı, amelin çoğundan daha hayırlıdır. Hz. Peygambere 'Bir kişi vardır, yakîni güzel, fakat günahı çoktur. Başka birinin de ibadeti çok, yakîni azdır. Bu iki insandan hangisi daha hayırlıdır?' diye sorulduğunda, Hz. Peygamber (s.a) şöyle cevap vermiştir: Hiçbir Ademoğlu yoktur ki, günah sahibi olmasın. (Fakat tabiatı akıl, huyu yakîn olan bir kişiye günah dokunmaz. Çünkü böyle bir kişi günah işlediği zaman, hemen tevbe eder. Pişman olarak şiddetli bir şekilde af diler. Tevbesi yüzü suyu hürmetine de bağışlanır. Bununla birlikte cennete girmesine vesile olacak olan bir fazilet de elinde kalmış olur)245 Hz. Peygamber yakînin önemini başka bir hadîste de şöyle açıklar: Siz insanlara en az verilen şey, yakîn ve sabır azimetidir. Bu iki sıfattan kime bir nasib verilmişse o kişinin elinden gecenin ibadeti ve gündüzün (nafile) orucu çıkmış olsa da, onun ne pervası vardır?246 Lokman Hekim'in oğluna verdiği nasihat arasında şu cümle lere rastlanmaktadır: 'Oğlum! Amel, ancak yakîn ile elde edilir. Kişi, ancak yakîni nisbetinde amel eder. Amel edenin yakîni azal madıkça amelinde kusur yapmış sayılmaz'. Yahya b. Muaz şöyle buyuruyor: 'Hiç kuşkusuz tevhidin nûru vardır şirkin de ateşi... Tevhidin nûru, muhakkak ki, muvahhidle rin günahını yakmak bakımından müşriklerin sevaplarını yakan şirk ateşinden daha şiddetlidir'. Hz. Yahya 'Tevhid nûru' derken yakîni kasdetmektedir. Allah Teâlâ, ehl-i yakîn1 den sık sık bahsetmektedir. O'nun böyle sık sık yalan ehlinden bahsetmesi, yakînin her çeşit saadet ve iyiliklerin kaynağı olduğuna işaret etmektedir. Eğer Yakîn mertebesini ve bu mertebenin zayıf ve kuvvetli ta raflarının ne olduğunu bilmek için önce yakînin mahiyetini anla mak lâzımdır. Zira mahiyeti anlaşılmayan bir şeyi talep etmek mümkün değildir' diyecek olursan şöyle cevap veririz: 'Bilmiş ol ki yakîn, birçok mânâda kullanılan bir kelimedir. İki fırka var ki, onu, iki değişik mânâda kullanmaktadır. Kelâmcılar, bu tâbiri, ek ve şüphe olmayan ilimde kullanmaktadır. Çünkü bir şeyi tasdik etmeye meyyal nefsin dört makamı vardır: 1. Doğrulaması ve yalanlaması eşit olmak... Böyle bir durum şek ile ifade edilir. Meselâ belli bir şahıs hakkında 'Allah onu ceza landıracak mı yoksa cezalandırmayacak mı?' diye sorulduğu za man bu zâtın hâli menfî bir hüküm vermeye yanaşmaktadır. Belki senin indinde bu iki şık da mümkün görünmektedir. İşte bu du ruma şek adı verilir. 2. Zıddının mümkün olduğunu idrâk etmekle beraber, nefsin iki şıktan birine meyleder. Fakat birinin zıddınm bilinmesi öbür tarafı tercihe mâni olmaz. Meselâ, sâlih bir müttaki olarak bilinen bir şahıs hakkında sana sual sorulmaktadır. Bu zat takvâ üzere ölmüştür. 'Acaba bu kul Allah'ın azabına düçâr olur mu?' diye düşünmektesin. Nefsin, ceza görmemesinin daha kuvvetli olmasına meylediyor. Çünkü o kimsede salih ameller görmüşsün daima. Fakat, herşeye rağmen, cezayı icabettirecek bir gizli günahı bulunması da mümkündür sence... Ceza görmesi veya görmemesi ihtimali her ne kadar eşit ise de, ceza görmeyeceği fikrini benimsemekte bir beis yoktur. İşte bu duruma zan denilir. 3. Doğrudan doğruya, bir şeyi doğrulamaya olan meyil. Bu doğrulamada kalbe en küçük bir şüphe düşmez. Faraza düşse de nefis onu kabul etmez. Fakat bu kesin karar belirli bir bilgiye dayanmamaktadır. Bu makama erişen bir kimse, derin derin düşünerek, kalbinden gelen seslere ve fısıltılara kulak verirse şüpheye düşmesi daima ihtimal dahilindedir. İşte bu hâle yakîne yakın bir inanma' denilir. Bu, bütün şerî meselelerde, halk tabakasının inancıdır. Çünkü sadece duymuş olmaları, bu inancı halkın kalbine yerleştirmiştir Hatta halk tabakasının her grubu mensup oldukları mezhebin veya herhangi bir ekolün doğru olduğuna o kadar inanmışlar, kendi imamlarının isabet ettiğine o derece bağlanmışlardır ki, herhangi birisine imamının yanılabileceği söylendiği zaman, bu sözü, korkunç bir tepkiyle reddeder ve size amansız düşman kesilir. 4. Şekki ve şüphesi olmayan, gerçekliği su götürmeyen ve içinde şüphe bulunması muhal olan, delil yoluyla elde edilmiş hakiki mârifettir. İşte böyle bir inanca yakın ismi verilir. Buna misâl olarak şunu verebiliriz: Akıllı bir kimseye 'Bu kâinatta kadîm bir varlığın bulunması mümkün müdür?' denildiği zaman düşünmeden hemen tasdik edemez. Çünkü ay ve güneş gibi hiss ile bilinen birşey değildir. İki sayısı Bir sayısından daha fazladır veya 'Hâdisin (sonradan olan şeylerin) sebepsiz varolması muhal dir' gibi, bilinmesi zarurî değildir. Bu nedenle akıl fıtratının vazi fesi, düşünmeden irtical yoluyla kadîmin varlığını tasdik etmek değildir. Bu hüküm böyle bilindikten sonra malûm ola ki bir kısım in san, Kadîm 'in varlığını işitir ve şeksiz bir şekilde inanır. Bu inancında da ölünceye kadar devam eder. İşte inanç ve itikad bu dur. Bu hâl, bütün avam müslümanların hâlidir... Bir kısım da Kadîm'in varlığını bürhan ve delil ile tasdik eder. Şöyle ki: Eğer varlıkta kadîm yoksa, o zaman bütün varlıklar hâdis ve sonradan meydana gelmiş olurlar! Eğer hepsi sonradan mey dana gelmiş kabul edilirse, hepsinin veya bir kısmının failsiz vü cuda geldiğini kabullenmek zorunda kalınır. Böyle bir şey muhal olduğu için kabullenmesi de muhaldir. Bu bakımdan, kadîm bir varlığın kabul ve tasdiki akıl için zarurî ve mecburi olur. Çünkü mevcutlar hakkındaki aklî taksim üçtür: 1. Bütün mevcutların kadîm olması 2. Bütün mevcutların hâdis olması 3. Bir kısmının kadîm ve bir kısmının hâdis olması Eğer hepsini kadîm sayarlarsa, matlub ve maksad hâsıl olmuştur. Çünkü zımnen kadîm sâbit olmuş olur. Eğer hepsi hâ dis kabul edilirse, failsiz meydana gelmiş olacağı için, böyle bir tel âkki muhaldir. O halde ya üçüncü veya birinci kısım sâbit olur. Bu tarzda meydana gelen her ilme kelâmcılar nezdinde yakîn ismi verilir. İster bu ilim, daha evvelce zikrettiğimiz gibi kaziyeler kurmak suretiyle elde edilsin, ister failsiz meydana gelmenin mu hal olduğunu bildiren ilim gibi akıl yoluyla veya hiss ile elde edil sin, ister tevatürle Mekke-i Mükerreme'nin varlığım bildiren ilim gibi, ister tecrübe ile kaynatılan sakmoniya ilacının ishal ettirici olduğunu bildiren ilim gibi veya daha önce zikrettiğimiz gibi de lille elde edilsin... Şek ve şüphe olmamak şartıyla kelâmcılar tarafından bu ilme yakîn adı verilir. Kelâmcılara göre şüphe götürmeyen her ilme yakın adı verilir. Kelâmcılarm tarifine göre yakın, zayıflıkla tavsif edilemez. Çünkü şüphe ile zayıflığın bir farkı yoktur. İkinci ıstılah, fakihler, sûfîler ve âlimlerin de çoğunun ıstılahıdır. Bu ıstılahda cevaz ve şüpheye iltifat edilemez. Belki il min aklı istilâ edip galip gelmesine bakılır. Hattâ ölümde şek ol madığı halde 'Filan adamın ölüm hakkında yakîni zayıftır' denir. Ve yine 'Filân adam, rızkın kendisine verilmesinde çok kuvvetli yakîne sahiptir' denir. Halbuki aynı adam rızkın kendisine veril meyeceği ihtimaline de imkân verir. Bu bakımdan ne zaman ki ne fis bir şeyi tasdik etmeye taraftar olup, o şey de nefse galip gelip is tediği şekilde nefiste tasarruf ederse, ona yakîn adı verilir. Bütün insanlar kesinlikle ölüme inanmak ve ölümde şüphe etmemek hususunda müşterektirler. Fakat ölüme iltifat etmeyen, sanki ölüme inanmaz gibi onun için hazırlık yapmayanlar vardır. Bir kısmının kalplerini de tamamen ölüm düşüncesi kaplamış ve bütün himmetlerim ölüme hazırlık yapmaya sarfetmektedirler. Kalplerinde ölüm düşüncesi başka bir şeye yer bırakmamıştır. İşte bu hal yakının kuvvetiyle tâbir olunur. Bu mânâyı kastederek bazı âlimler İçinde zerre kadar şüphe bulunmayan ölüm yakîninden, içinde zerre kadar yakîn bulunmayan şüpheye daha fazla benze yeni görmedim' buyurmuştur. Bu ıstılâha göre yakîn, zayıflık ve kuvvetliliği kabul eder. 'Ahiret âlimlerinin şanına yakışan en uygun hareket himmet ve inayetlerini yakînin takviyesine sarfetmektir sözümüzden yak înin iki mânasını kastediyoruz, yani şek ve şüpheyi giderdikten sonra, nefsine hakim ve tasarruf edecek bir derecede yakîn sahibi olmayı kastediyoruz. Bu hakikatleri bildikten sonra malûmun oldu ki 'Yakîn üç kısma ayrılır' hükmümüzden gayemiz: Yâkîn, kuvvetlilik, zayıflık, çokluk, azlık, gizlilik ve açıklık itibariyle üçe ayrılır. Şöyle ki: İkinci ıstılâha binaen yakîn, kuvvetlilik ve zayıflık diye iki kısma ayrılır. Bu. taksim, yakînin kalbe galip gelip kalbi istilâ et mesine göredir. Yakîn mânâlarının kuvvet ve zayıflık bakımından dereceleri nihayetsizdir. Halkın ölüme hazırlıktaki farklılıkları ancak yalarım bu mânâlarmdakı farklılıklarına bağlıdır. Birinci ıstılâhta yakînin, kapalı ve açık diye ikiye taksim edil mesi de inkâr götürmez bir hakikattir. İkinci ıstılahta zıddın oluşuna imkân olan yakîndeki farklılık, inkâr edilmez bir gerçektir. Bazen içinde şek ve şüphe bulunmayan ve inkârına imkân ol mayan yakînde de farklılık olur. Meselâ Mekke-i Mükerrenin varlığı hakkındaki tasdikinin, Fedek hakkındaki tasdikden farklı olduğunu sen de idrâk edersin. Aynı zamanda Hz. Musa (a.s) ile Hz. Yuşâ'nın varlığı hakkındaki tasdikindeki farklılığı da idrâk etmektesin, Halbuki Mekke'nin oluşu gibi Fedek'in oluşu da, Musa'nın (a.s oluşu gibi Yuşâ (a.s) ın oluşu da sence kesinlikle sabit olmuş bi hakikattir ve ikisinin de oluşu şayet görmemiş isen tevatür yolu ile sana gelmiştir. Fakat buna rağmen birinin (Mekke ve Musa'nın), senin kalbinde öbüründen (Fedek ve Yuşa'dan) daha açık olduğunu sezersin. Çünkü birisi hakkındaki tevatür, öbürü hakkındaki tevatürden daha fazladır. işte bu farkı, belirli meseleler hakkında düşündüğün zaman da görürsün. Meselâ, bir delil ile sabit olanın açıklığı, birçok delille sabit olanın açıklığı gibi olamaz. Halbuki şüphe edilmemesi bakımından ikisi de eşittir. Bu gerçeği, ilmini kitaplardan ve ku laktan dolma malûmatla kazanan kelâmcı inkâr eder, durumun farklılığını nefsinde muhasebe yaparak görmeye çalışmaz. Yakînin, azlık ve çokluk meselesine gelince, bu mesele yakîn ile alâkalı teferruattan sayılır. Meselâ, falan adamın ilmi filân adamınkinden daha fazladır denilir. Halbuki ilim, ilimdir ve hiç değişmez. Bu sözle malûmatın çokluğu kastedilmektedir. Bu hik mete binaen, bazen, şeriatın getirdiği bütün prensipler hakkında âlimin yakîni kuvvetli olur. Bazen de, ancak bir kısmı hakkında kuvvetlidir. Eğer "Yakînin; kuvvetin, zayıflığın, azlığın veya çokluğun, kalbi istilâ etmesi mânâsına geldiğini ifade ettin. O halde yakîn ile ilgili teferruatın mânâsının nerelerde icra edildiklerini ve yakînin hangi hallerde istendiğini de söyle ki, bilelim. Çünkü yakînin ne rede arandığını bilmediğim takdirde, yakîni takip etmek im kânından mahrum olurum' dersen, bilmiş ol ki peygamberlerin Allah'tan getirdikleri, başından sonuna kadar, yakînin olması ge reken yerdir. Zira yakîn, hususî bir marifetten ibarettir. O mârifet şeriatta varid olan malûmatlarla sıkı sıkıya alâkalıdır. Ben bu ma lûmatları burada teker teker sayacak değilim. Fakat ana kaide sayılan bir kısmına işaret etmeye çalışacağım. Bunlardan biri Tevhid'dir. Tevhid, kainatta cereyan etmekte olan her hâdiseyi, sebepleri yaratan bir kudretten bilmek demektir. Vâsıtalara iltifat etmemek, belki vasıtaları müsahhar ve hüküm süz bilmektir. Böyle inanan bir kişi yakîn sahibi olur. İmanla birlikte kişinin kalbinde şek ve şüpheye yer kalmadı mı, bu kişi iki mânâdan birine göre ancak yakîn sahibi sayılmaktadır. İmanla birlikte, muvahhidin kalbini istilâ eden, vasıtaların tesirsizliğini; o vasıtaların sadece imzasıyla başkasını nimetlere garkedenin elindeki kalem ile parmakları gibi olduğunu ve bunları da tesir edici değil, ancak birer musahhar âlet olmaktan öteye gitmediğini bildiren bir mânâ ortada varsa, o zaman ikinci ıstılaha göre yakîn sahibi olup en şerefli mertebeyi elde eder. Bu durum birinci yakînin neticesi, semeresi, ruhu ve fay dasıdır. Ne zaman ki, güneş, ay, yıldız, cemadât, bitki, hayvan ve her mahlûkun zâhirî sebebleri yaratan elinde birer vasıta olup, kâ tibin elindeki kalemden bir farkları olmadığına inanırsan ve yine herşeyin sebebinin kudret-i ezelî olduğuna kanaat getirirsen, o zaman kalbine tevekkül, rıza ve teslimiyet gibi yüce sıfatlar hâkim olur. Kötü ahlâk, hased, kin ve gayzdan uzak bir ehl-i yakîn olur sun. İşte yakîn kapılarının birisi budur... Allah Teâlâ'nın rızka kefil olduğuna inanmak da bu kaideler den biridir. Nitekim Allah Teâlâ, bizi bu itimada şu ayetle davet buyuruyor: Yeryüzünde ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı Allah'a aittir. Onların dünyadaki meskenlerini de bilir, yumur talıklardaki yerlerini de.. Bunların hepsi Levh-i Mahfuz'da yazılıdır.(Hûd/6) Bir insan nerede olursa olsun kesinlikle bilmelidir ki, rızık kendisine gelecektir. Kendisi için takdir edilmiş olan rızık mutlaka gelip onu bulacaktır. Buna tamamıyle inanan bir kişi, rızkını meşrû faaliyetler içinde aramaya gayret sarfeder. Harislik, doy mazlık ve geçmişin üzüntüsü kendisinden uzaklaşır. Bu güzel ahlâk, yakînin teşekkül ettirdiği bir hâldir. Bu hâl ile, tâat ve güzel ameller sahibi olunur. Ana kaidelerden biri de 'Zerre kadar hayır veya zerre kadar şer işleyen, onun karşılığını mutlaka görecek' inancının kalbe yerleşmesidir. Hayırların karşılığı mükâfat, şerlerin karşılığı ceza olarak mutlaka önüne çıkacaktır. Yani sevap ve günaha katiyetle inanmak kaidesidir. Ancak böyle inanan bir insan, tâatların se vaplara nisbetinin, ekmeğin doymaya nisbeti gibi olduğunu kavrar. Günahların cezaya nisbeti ise, zehirlerin ve yılanların canlıları helâk etmeye olan nisbeti gibidir. Bir insan, doymak için nasıl ek mek arar, az veya çok elde ederse, öylece miktarına bakmadan iba detleri aramalıdır. Çünkü ona büyük bir değer verecektir, İnsan, zehirin azından ve çoğundan nasıl kaçınırsa, günahın azından ve çoğundan da sakınmalıdır. Birinci mânâda yâkin, bütün müslü manlarda mevcuttur. Fakat yakînin ikinci mânâsı ancak mukar riblere ait bir vasıftır. Bu yakînin neticesi; bütün günahlardan sakınmak için takvâda ileri gitmek ve her şeyde doğru bir değerlendirme kaabiliyetine sahip olmaktır. Yakîn, ne nisbette yüksekse, takva da o nisbette yüksektir; ibadetlere yapışmak da, de receye nisbetle, kuvvetlenir. Allah Teâlâ'nın her halûkârda senin bütün yaptıklarına mut tali olduğuna; kalbindeki kuruntuları, gönlünden geçirdiğin mahrem duyguları ve her türlü fikrini müşahede ettiğine kesinlikle inanmak ana kaidelerden biridir. Bu mânâ, yakînin birinci mânâsı ile birlikte her mü'min kulda vardır ve kalpdeki şüphenin kalkması demektir. Bu kitapta anlatmak istediğimiz yakînin ikinci mânâsına gelince, bu mânâ her keste bulunmaz. Ancak sıddîklara mahsus bir hâldir. Bu hâlin meyvesi; insanın tek başına bulunduğu zamanda ve her halük ârda, büyük bir padişahın huzurundaymış gibi, edebli, boynu bü kük, padişahın murakabesi altında olduğunu bilerek oturması, edeb dışı bütün hareketlerden şiddetle kaçınmasıdır. Dışta gözü ken amellerde nasıl davranıyorsa, içindeki duyguların da aynı pa ralelde olmasıdır. Çünkü zâhirî amellere insanların muttalî ol ması gibi, insanın iç âlemini, Allah Teâlâ daha açık ve seçik bir şekilde müşahede etmektedir. Bu şekilde, yakîn derecesine varmış bir kimse, hummalı bir çalışmayla bâtınını temizler, tâmir ve tez yin eder. Böylece, temizlenmiş olduğu bâtını. halkın dış görünüşe bakan gözleriyle kıyas kabul etmeyecek derecede hassas olan Allah'ın müşahedesine takdim ve onun kudret gözüne arzeder. Yakînin bu derecesi, insanoğluna, hayâ, korku, inkisar, zillet, meskenet, hudû ve daha nice üstün ahlâk kazandırır. Allah'a karşı yapılması güzel olan bu hareketler, insanoğluna değeri çok yüksek ibadetler kazandırır. Yakîn, bütün bu mertebelerde bir ağaca, kalpten neşet eden ahlâklar da ağacın dallarına, o ahlâktan çıkan tâatlar ve ameller de meyvelere ve çiçeklere benzer. Bu bakımdan yakîn, kök ve esasdır. Onun kapıları, saydıklarımızdan çok daha fazladır. Biz şimdilik, yakîn, lafz |












